Currently viewing the tag: "yaratıcı çalışmalar"

Matt Owen ismindeki bir tasarımcının blogunda minimalist ve gerçekten çok iyi düşünülmüş bazı popüler film posterlerine rastladım.

Yaratıcılığın yanında, bu posterlerin aynı zamanda yapmaları gereken işlevi de fazlasıyla yerine getirdiklerini düşünüyorum. Yani, filmin özünü çok sade biçimde bir kaç şekille anlatabiliyorlar. Kendi zevkime göre seçtiğim bazı örneklere buyrun:

Birds - Alfred Hitchcock

Dawn of the Dead

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

A Christmas Story

A Clockwork Orange

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Psycho (Sapık)Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha fazlasını Matt Owen’ın blogunda görme şansınız var elbette. Hatta görseniz memnun kalırsınız, benden söylemesi :)

Tamamen bilgisayarda çizdiğim bu resimsi, kime ne düşündürür bilmem ama yine de bir görün istedim. Eserimin adını da “Denizde Fırtına [Van Gogh Usulü]!” koydum. İngilizcesi “Storm in the Sea [a lá Van Gogh]!” oluyor :)

Üstüne tıklarsanız büyüyeceğini umuyorum. Ve hiçbir şey düşündürtemese bile, en azından kendi zamanına göre zavallı bir garibanı, sanat tarihi için ise büyük bir yaratıcı dehayı bir kaç dakikalığına da olsa hatırlatacağını size…

 

Storm in the Sea [a lá Van Gogh]

Denizde Fırtına

Önce Steve Jobs’un bana göre neden önemli bir adam, daha doğrusu geçtiğimiz yılların önemli insanlarından birini olduğunu kendi anlayışım çerçevesinde anlatmaya çalışayım.

Özellikle, 20. Yüzyıl’ın ortalarından itibaren bilimin ve teknolojinin gelişiminin akıl almaz bir hız kazanması, her araştırma alanındaki bilgi birikiminin yeni çalışmalarla devasa boyutlara ulaşması, genel bir kanaatin yerleşmesine neden oldu.

Bu görüşe göre, yeni buluşlar, gelişmeler veya bilimde büyük sıçrama yaratacak keşifler tek bir kişi tarafından yapılamazdı artık. Tüm bilim dalları  bir insanın yalnız başına başedemeyeceği o kadar çok bilgi ve ayrıntıyla doluydu ki, eğer bir gelişme olacaksa, bu ancak çeşitli disiplinlerden uzmanların bir araya gelen  bir takımın altından kalkabileceği bir yük olabilirdi ancak.

Bir zamanlar Galileo‘nun, Newton‘un, ya da Einstein‘in yaptığı gibi tek kişi, yalnız başına bir konu üzerinde çalışarak yeni buluşlar yapamazdı, o alanı sonsuza kadar değiştiremezdi artık, bu mümkün değildi. Bir başarı ve ilerleme sağlanmak isteniyorsa, bu ancak yetkin kişilerden bir takımın ortak aklının ürünü olabilirdi, bilgi çağının gerektirdiği buydu.

Ama bu fikrin atladığı bir nokta vardı bence ve Steve Jobs da bu noktanın yaşayan en göz önünde ve en bilinir kanıtı olduğu için önem taşıyordu bence.

Steve Jobs (1955 - 2011)

O da herhangi bir çalışmanın, gelişmenin, ilerlemenin veya adına ne derseniz deyin belirgin farklılıklar ve katma değer taşıyan bir “üretim” sürecinin tek bir insanın beynindeki ufacık bir fikirle başladığıdır.

Her büyük buluş, keşif ya da ürün, daha kimse böyle birşeyi hayal dahi etmezken, hatta olabileceğine imkan dahi vermezken, kafasında oluşan bu küçük fikri besleyip büyüten, onu ta bu fikir gerçekliğe bürününe dek koruyan, kollayan, çocuğu gibi sahiplenen belki normalde tek başına güçsüz, ama sarsılmaz kararlılığı sayesinde durdurulamaz bir güce dönüşen tek bir insanın zihninin ürünüdür.

Ve hiçbir ilerlemeci aktivite, hangi alanda olursa olsun, tek bir itici gücün varlığı olmadan ne doğabilir, ne geliştirilebilir, ne de en sonunda somut bir şekle getirilebilir: Bu itici güç de herşeyi başlatan o “yaratıcı” zekadır.

Şimdi, muhtemelen aranızda yukarıdaki satırları Steve Jobs’ın ölümü nedeniyle yazmış olmamı abartılı bulanlar olacak.

Apple ürünlerinin eninde sonunda birer tüketici ürünü olduğunu, Jobs’un teknolojiye gerçek anlamda yaptığı katkıların o kadar da çığır açıcı ve önemli kabul edilemeyeceğini, bilimsel  açıdan yani bilgiişlem alanı çalışmaları açısından) onunkilere benzer, hatta daha da değerli çalışmalar yapan pek çok insanın da var olduğunu savunanlarınız olacak.

Medyanın pompaladığı, tek bir kişinin “tanrılaştırılması” sanrısına benim de düştüğümü düşünecek bazılarınız. Bazıları da Steve Jobs’un sanki Apple‘ın bütün ürünleri tek başına yaratmış gibi gösterildiğini, oysa ona bağlı çalışan, muhtemelen hepsi alanlarının en iyilerinden oluşan bir çalışanlar ordusunun onun için çalıştığını ileri sürecekler.

Eğer böyle düşünenleriniz varsa gerçekten, -tavsiyeye ihtiyacı yok kimsenin ama- pek de haddim olmadan şu kadarını söyleyebilirim size: Muhtemelen söylediklerinizde önemli derece haklılık payı vardır. Söyleyebileceğiniz noktaların bir kısmına benim de sonuna kadar katılacağımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Ama benim asıl üzerinde durduğum nokta başka bir şey ve bu yüzden bu iddiaların tümü tamamen doğru olsa dahi, bu yazının temel savını etkileyemeyecekler.

Neden mi? 1997‘de kurumsal tarihin en büyük batıklarından biri haline gelmek üzere olan, hatta çoktan gelmiş Apple şirketinin, o yıl Steve Jobs‘un tekrar başa gelmesinden sadece dört yıl sonra ilk Ipod‘u piyasaya sürmesiyle başlayan ve tüm teknoloji pazarını kökten değiştiren günümüze kadar süren delice değişim süreci görmezden gelmek kimsenin harcı değildir zira, işte o yüzden.

Yazının başının dönecek olursak…

Binyıllarca süren insan medeniyetinin doğasının, sadece bir ya da bir kaç nesilde yaşanan dışsal etkilerle değişmediğinin, değişemeyeceğinin taş gibi bir kanıtını ortaya koyduğu için kutsuyorum Steve Jobs’u.

Değişmeyen bu nokta ise, başta söylediğim gibi, her gelişimin cesur, sürüden ayrılmaktan korkmayan, kendini inandığı yola adamış tek bir “yaratıcı” kafada başladığından başka bir değildir.

Nesillerdir değişmeyen bu gerçek, belki daha zorlukla seçilebilir, daha az görünür hale gelmiştir yaşadığımız karman çorman bu “modern” dünyada, ama her zamanki kadar, belki de daha güçlü olarak varlığını sürdürmektedir bence.

Benim için Steve Jobs, işte bu yüzden önemli bir adamdır, Apple ürünlerine hayran olduğum için ya da başka bir nedenden değil yani.

♠  ♣  ♥  ♦

Yazıyı tamamladım, meraklanmayın. Sadece muhtemelen % 90′ınızın çoktan haberdar olduğu, Steve Jobs’un Standford mezuniyet töreninin videosunu ve yazyıa dökülmüş halini de eklemek istedim en sona.

Bence, bir hayatı nasıl geçirmek gerektiği konusunda yabana atılmayacak bir felsefe içerdiği için…

Bizimkinden oldukça farklı bir kültür ve dünya anlayışını,  başarılarını yadsıyamayacağız bu adamdan dinleyebilememize ve okumamıza olanak sağlayacaği için bir de…

http://www.youtube.com/watch?v=UF8uR6Z6KLc

Konuşmanın metninin tam tekmil dökümünü, ama ne yazık ki İngilizce olarak yazının devamında bulabilirsiniz. Ama bakarsınız, bu durumlardaki kurtarıcım Oğuzhan yine hızır gibi yetişir imdadıma ve güzelce çevirir bu yazıyı da Türkçe’ye.. Hani olur ya, yapar belki, bu yazıyı okuyup beğenirse eğer.

Continue reading »

İstanbul için tarih boyunca elbette pek çok proje hayal edilmiş, düşünülmüş, hayata geçirilmiş ya da geçirilememiştir. Bugün Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı çılgın proje, mutlaka çılgınlıkta tarih boyunca düşünülen benzerleriyle yarışır, hatta ön sıralarda yer alır ama bunlardan ilklerinden birinden söz etmenin de tam vaktidir.

Bizim gazetelerde de bir ara epeyce konu olmuştu, o yüzden duymuşluğunuz vardır, ünlü rönesans adamı Leonardo da Vinci‘nin İstanbul için bir köprü tasarımı yaptığı. Gelin bu proje neymiş, ne değilmiş, ne olmuş ve ne olmamış, bugüne yansımaları niceymiş, bir de onlara bakalım.

Gerçekten de Leonardo da Vinci, 1502 yılında bir mektup göndermiş zamanın padişahı II. Bayezıda. Bu mektubun aşağı yukarı şöyle birşeye benzediğini tahmin edebiliriz:

 

Leanordo'nun İstanbul için çılgın projesi

 

Elbette ki bu gördüğünüz mektubun kendisi değil, zira gördüğünüz gibi Leonardo’nun alışkanlığı olduğu üzere, yazıları tersten yani sağdan sola yazılmış. Koskoca Osmanlı padişahına tersten yazılmış bir mektup göndermiş olamayacağı için, bunun sadece Leonardo’nun binlerce sayfalık defterlerinden birinde bulunan bir eskiz olduğunu düşünebiliriz.

Leonardo da Vinci vesikalık resmiHer neyse, Leonardo kendine pek bir güveniyormuş, 1950 yılında Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunduğu söylenen bu mektubunda… ”…Köprüyü öylesine inşa edeceğim ki, ortasında yüksek bir kemer oluşturacak ve en hızlı giden gemiler bile hızlarını hiç düşürmeye gerek kalmadan köprünün altından rahatlıkla geçecekler…” diyormuş mesela, “40 arşın eninde, 70 arşın deniz seviyesinden yükseklikte, 600 arşın uzunluğunda; bunun 400 arşını deniz üstünde, 200 arşını ise karanın üstünde” bir köprü yapmayı planladığını ifade ediyormuş.

Zamanın koşullarına göre, II. Bayezid elbette en küçük bir ilgi bile göstermemiş bu mektuba, kafirin biri hangi cüretle Cihan padişahına akıl öğretmeye kalkışıyor, diye düşünmüş bile olabilir. Belki de mektup ona bile ulaşmadan saray görevlileri tarafından önemsiz bir yazı olarak arşive konmuştur dikkatsizce.

Oysa, Leonardo’nun çizimlerinden köprünün modeli anlaşılabiliyor ve hatta üç boyutlu modelleri bile yapılabiliyormuş. Bakın aşağıda büyük resimleri bile var.

 

Continue reading »

Emilio Gomariz‘in bir çalışması olan “Extremity“:

Olay resmin üzerine tıklayınca ortaya çıkıyor esas…

Extremity

Daha fazlası ise burada.

Kaynana Dili

Kaynana dili çiçeği

 Bitkilerin maruz kaldıkları değişik ışıkların özelliklerini analiz ederek içinde bulundukları değişik çevreleri değerlendirebildikleri ve daha önce karşılaştıkları ışıkları hatırlama yeteneğine sahip oldukları iddia edildi.

Çeşitli bitkilerin yapraklarında gerçekleşen kimyasal reaksiyonları inceleyen bilim adamları, en sonunda bitkilerin de kendilerine göre bir tür “zeka” sahibi olduklarını kabul etmek zorunda kaldılar.

Benim bu durumdan, daha bir kaç gün önce BBC News’in sitesinde yayınlanan gerçekten çok iyi yazılmış bir makale yoluyla haberim oldu. Bu haberden yaptığım alıntı metni İngilizce’den Türkçe’ye elimden geldiğince çevirerek aşağıda bilginize sunuyorum:

…Profesör [Stanislaw] Kampinski sözlerine devam etti, “Daha da ilginç olan ve bize garip gelen şey ise, bitkilerin üzerlerine tutulan ışığın rengine bağlı olarak değişen farklı tepkilerini görmek oldu. Kırmızı, beyaz ve mavi ışık türlerine  karşı karakteristik tepkileri vardı.”

Profesör Kampinski, bitkilerin maruz kaldıkları ışığın özelliklerine dair bilgileri (daha doğrusu verileri), kendilerini koruma amaçlı olarak kullanabiliyor olmalarından kuşkulanıyordu. Bu yüzden, o ve ekibi bu durumun üzerine daha fazla eğilmeye ve değişik renklerdeki ışıkların, bitkilerin bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaya karar verdiler.

“Bitkinin üzerine bir saat süreyle ışık tuttuktan tam 24 saat sonra, o bitkiye bir virüs ya da bakteri enjekte ederek onu hastalandırmaya çalıştık. ” diye devam ediyor Kampinski, “ama bitkinin hastalığa karşı çok güçlü bir direniş gösterdiğini gözlemledik. Fakat, aynı mikrobu bitkiye ışık vermeden önce enjekte ettiğimizde, hastalığa hiç direnemedi.”

“Yani, bitkinin o ışığı hatırlamasını sağlayan bir belleği vardı ve bu bellek bitkinin patojenlere karşı gerekli bağışıklığı geliştirmesini sağlıyordu. Böylece, bitki değişen ışık koşullarına sağlıklı ve hızlı bir şekilde uyum gösterebiliyordu.”

Çok akıllı bitkiler

Kampinski, bitkilerin ışığın içerisinde kodlanmış olan enformasyonu kendi savunma sistemlerini geliştirmek için kullandıkları sonucuna vardıklarını da sözlerine ekledi.

Profesör Kampinski, bulgularından bahsetmeye şu şekilde devam etti: “Her farklı günün ya da mevsimin… kendine özgü bir ışık karakteristiği var. Bu yüzden, bitkiler biyolojik bir ışık hesaplaması diye adlandırabileceğimiz bir proses gerçekleştiriyor ve o dönemde etkili olabilecek hastalıklara karşı, aldıkları ışıkta  şifrelenmiş olan enformasyonu kullanarak kendilerini korumaya alıyorlar.”

Başka bir bilim adamı, Leeds Üniversitesi’nden bitki uzmanı Profesör Chrsitine Foyer ise bu araştırma sonuçlarının “tüm düşünme şeklimizin bir adım ileriye taşınması” anlamına geldiğini söylüyor.

Nöroloji ve çiçekler

Profesör Foyer, BBC News’e yaptığı açıklamada “Bitkiler, uzun süren açlık veya soğuk gibi çeşitli zor koşullara direnmek, bu dönemlerde hayatlarını devam ettirmek ve büyümelerine devam etmek zorundalar” dedi,  “Bu, içinde yaşadıkları çevre ve dünyaya ilişkin bir kavrayışı ve dış etkenler ile uygun olan tepkiler vermeyi gerektirir.”

***

Dikkatinizi hiç çekti mi bilmiyorum, yukarıda ne araştırmanın kendisine ne de bunu haber yapan BBC News’ın sitesine bir link verdim. Bu durumun farkına vardınız mı ya da size ilginç geldi mi? Bu biraz acayip bilimsel haberi, bir de orijinal yayınlandığı şekliyle görmek istediniz mi hiç yukarıdakileri okurken?

Ya böyle bir makale BBC’de hiç yayınlanmadıysa? Ya bunların hepsi  benim uydurduğum saçma bir hikayeden ibaretse? Ya yine bir kısa bilimkurgu öyküsü yazmaya çalışıp, başında bunu belirtmediysem?

Ama o kadar da acayip bir haber değil ki canım, bunun gibi bir sürü uçuk kaçık “bilimsel” haberi benimki gibi blog sitelerinde ya da bazı popüler bilim dergilerinde sık sık görüyoruz ne de olsa, öyle değil mi?

Acaba bu haber gerçek mi, yoksa bir asparagas mı? Yoksa benim masa başında haber gibi yazdığım saçma bir hikayeden mi ibaret hepsi?Bu tür sorular kafanıza takıldıysa, tüm bu soruların cevaplarını nerede  bulmalı?

Örneğin şu link işe yarayabilir belki.

Baktınız mı?

Görüyor musun sen şu benim muzipliğimi, haber gerçekten de doğruymuş, üstelik ben de azıcık süsleyerek aynen BBC’den çevirmemiş miyim hepsini?

Ya da…

Ya da öyle yapmamış mıyım?

Stop Copying Plugin made by VLC Media Player