Currently viewing the tag: "farklı insanlar"

Matt Owen ismindeki bir tasarımcının blogunda minimalist ve gerçekten çok iyi düşünülmüş bazı popüler film posterlerine rastladım.

Yaratıcılığın yanında, bu posterlerin aynı zamanda yapmaları gereken işlevi de fazlasıyla yerine getirdiklerini düşünüyorum. Yani, filmin özünü çok sade biçimde bir kaç şekille anlatabiliyorlar. Kendi zevkime göre seçtiğim bazı örneklere buyrun:

Birds - Alfred Hitchcock

Dawn of the Dead

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

A Christmas Story

A Clockwork Orange

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Psycho (Sapık)Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha fazlasını Matt Owen’ın blogunda görme şansınız var elbette. Hatta görseniz memnun kalırsınız, benden söylemesi :)

Amerikalı bir psikoloğun iddiasına göre, Jimi Hendrix’in müzik dehası büyük oranda her iki elini de aynı ustalıkla kullanabilmesine dayanıyormuş.

Jimi Hendrix, tarihin en büyük gitaristlerindendi

Jimi Hendrix, bugün hala milyonları etkilemeye devam eden büyük müzik yeteneğini, acaba her iki elini de aynı şekilde kullanabilmesine mi borçluydu? Amerikalı psikolog Stephen Christman tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir araştırma makalesinde, Hendrix’in inanılmaz müzik yeteneğinin, onun sadece gitara hakimiyetine değil, şarkı sözlerine de yansıdığını iddia etti. Stephen Christman’ın bu çalışması kendi sitesinde de bulunuyor.

Toledo Üniversitesi’nde görevli bir uzman olan Christman‘a göre, Hendrix tam bir solak değildi. Her ne kadar gitarı solaklar için uygun olacak şekilde tersten çalsa ve bir şeyi atmak, saçını taramak ve sigarayı tutmak gibi işlevler için sol elini kullansa da, sağ eli ile yaptığı önemli hareketler de vardı. Christman makalesinde bunlara örnek olarak, telefonun ahizesini sağ eli ile tutmasını ve sağ eliyle yemek yemesini gösteriyor. Christman’a göre, Hendrix bir “ambidekstör”müş, yani her iki elini de aynı beceriyle kullanabilen kişilerden biriymiş (bu kelimenin Türkçe’de olmadığını düşünenler, bir tıp sözlüğüne bakabilirler, bazı sözlükler yanlış şekilde “ambidekströz” şeklinde de kullanmış olabilir, kanmayınız lütfen :)

Ona göre, Hendrix’in bu özelliği, beyninin sağ ve sol yarımkürelerinin daha iyi ve hızlı etkileşimde bulunmasını sağlıyor ve müziğinin her alanında etkisini gösteriyordu.

Makale, konuyu anlatmaya daha sonra şöyle devam ediyor: “Onun bu özel yeteneği, gitar çalarken sağ ve sol ellerinin hareketlerini daha hızlı ve mükemmel bir şekilde birbiriyle entegre edebilmesini sağlıyor, ayrıca şarkılarının sözleri ile melodilerinin çok daha iyi uyum göstermesine olanak sağlıyordu. Ve belki de, Hendrix, uzun bir geçmişe sahip blues ve R&B gibi müzik türleri ile 60′larda ortaya çıkan ve gelişen folk, rock ve psychedelic seslerini bu yeteneği sayesinde eşsiz bir şekilde harmanlayabiliyordu.”

Jimi Hendrix’in gelmiş geçmiş en büyük gitar virtüözlerinden biri olduğuna hiç şüphe yok elbette. Christman ise  Hendrix’in özellikle Still Raining, Still Dreaming gibi şarkılarında kullandığı tekniklere dikkat çekiyor ve onun sağ eliyle bend ve slide’lardan oluşan detaylı ve karmaşık ritm serilerini çalarken, sol eliyle de gitarın tellerini koparacak gibi çekmenin yanısıra, tiz ve bas sesler arasında sürekli geçişler yapmasını sağlayan pickup seçicisini de aynı eliyle eş zamanlı olarak kullanabildiğini belirtiyor.

Bunun yanında, pek çok ünlü gitaristin solak olduğunu da eklemek lazım; gerçi araştırmacımız, Paul McCartney, Mark Knopfler ve Kurt Cobain gibi isimlerin de göreceli olarak iki elini de benzer becerilerle kullanabilen kişiler olduğunu belirtiyor. Buna karşın, piyano ya da org virtüözlerinin büyük çoğunluğunun kesin bir şekilde tek ellerine hakim olan kişiler olduğunu ifade ediyor, yani güçlü bir şekilde ya sağ ya da sol ellerini kullanabiliyorlar, diğer elleri baskın ellerine göre çok daha az işlev yerine getirebiliyor. Bu sebepten,  piyanistler iki elin birbirinden bağımsız olma özelliğinden yararlanıyor ve genelde iki elleri ile farklı melodi serileri çalıyorlarmış.

İki eliyle de yazı yazabilen adam

Matah birşey becerdiğini sanıyor işte...

Christman, tüm bunların yanında iki elini de kullanabilme özelliğinin, Hendrix‘in şarkı yazma üslubunda da etkilerinin olmuş olabileceğini savunuyor. Onun şarkı sözleri ile melodileri bir araya getirme biçiminin, beyninin bu özelliği ile yakından ilintili olduğu görüşünde. Ona göre, dili kullanma ve ritmi işleme faaliyetleri beynin sol tarafı tarafından üstlenilirken, melodiyi oluşturma ve aradaki uyumu sağlama fonksiyonları ise beynin sağ tarafından üstleniliyor. Bu da Hendrix’in ve onun gibi her iki elini de kullanabilen kişilerin şarkı sözleri ile melodiyi çok daha “güzel” bir şekilde bir araya getirebilmelerine olanak sağlayabiliyor. Ayrıca Christman, Hendrix’in konuşurmuş gibi şarkı söyleme tarzının da beyninin iki yarımküresi arasındaki bu farklı ve garip özellikten kaynaklanmış olabileceğini belirtiyor, zira konuşma becerilerimiz beynimizin sol tarafı tarafından yönetilirken, şarkı söyleme yeteneklerimiz ise sağ tarafın görevlerinden birisi.

Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç ise, yazının sonlarına doğru iyice ilginç ve biraz da “uçuk” bir hal alıyor. Christman’a göre, bu çalışmanın bulguları ışığında, iki elini de kullanabilen insanların bir tür “sihirli beyin” sahibi kişiler olduklarını ve bu kişilerin  mistisizm ve “psychedelia“ya karşı yetenekli olmaları gerektiği sonucunu çıkarabiliyoruz. Yine Christman’a göre, bu kişilerin diğer insanlara kıyasla “belirsizliğe karşı toleransları” çok açık bir şekilde daha yüksek ve bu da Hendrix’in androjen (ne erkek, ne kadın) özellikleri ile onun kendine has yarattığı hem son derece çekici ve eğlenceli havası ile aşırı ciddiyetinin karışımından oluşan nev-i şahsına münhasır kişiliğini gösteriyor. Daha bitmedi, tüm bunların yanında, Hendrix’in favori melodisi de onun beyninin sinirsel özelliklerini aslında birebir yansıtıyor. Bu melodi, gitar çalanların iyi bildiği baskın 7#9 ritminden başka birşey değil ve Christman’a göre bu ritm ne tam majör ne de tam minör bir ritm olması ile tüm yukarıda anlatılan özellikler ile birebir örtüşüyor.

Son olarak, eğer bu iki elini de kullanabilme özelliği gerçekten Hendrix’in yeteneğinin kökenini oluşturuyor idiyse, dünya nüfusunun yarısının az ya da çok “iki elini benzer yetenek seviyesinde” kullanabildiği düşünüldüğünde, dünyanın çok daha müzik dolu bir yer olması gerektiği kanaatine varıyoruz. Ancak, görünürde öyle bir durumun söz konusu olmadığı da ortada. Ayrıca benim bildiğim birşey var ki, çoğumuz Hendrix’in Voodoo Chile parçasının yanına dahi yaklaşabilecek birşeyler ortaya koyabilmiş değiliz, koyabilecek gibi de görünmüyoruz.

Yani, benim kendi sonucumu söylemem gerekirse, öyle görünüyor ki Christman’ın bu teorisi üzerinde biraz daha çalışması gerekiyor. Olay budur. Üstelik, insanoğlu kendi beyninin gizemlerini çözmenin henüz başında bile değilken, bu konularda daha da dikkatli olması gerekiyor. Olay budur.

Not: Bendeniz tamamen solak sayılabilecek bir insanım, çoğu insanın sol elleri ve bacakları nasıl sadece yürümek ve iki elle bir şeyler tutmak gerektiğinde lazım oluyorsa, benim de sağ elim ve bacağım ancak o zamanlarda aklıma geliyor. Geri kalan tüm zamanlarda bütün işlerimi sol elimle hallettim bu yaşıma kadar, bundan sonra da başıma bir şey gelmedikçe böyle devam edecekmişim gibi görünüyor. Halimden de gayet memnunum :)

Biraz egzantrik sayılabilecek davranışlara sahip felsefecilerin hayat hikayelerinden küçük parçalara ve anektodlara yer verdiğim diziye, gelen yoğun (!) istek üzerine hemen devam etmek zorunda kaldım. Yoksa ziyaretçi çokluğundan site çökecek, neredeyse wordpress zarar görecekti :) Elbette magazinsel yanı insanlara cazip geldiği için bu tür yazıların çok okunması oldukça normal.

Daha önceki yazılarda bildiğiniz gibi Immanuel Kant ve Arthur Schopenhauer‘den bahsetmiştim. Şimdi ise, tarihi şahsiyetlerden biraz sıyrılıp günümüze daha yakın zamanlarda yaşamış bir garip adama göz atacağız: Ludwig Wittgenstein‘a.

Ludwig Wittgenstein (1889 – 1951)

Ludwig Wittgenstein vesikalık

Wittgenstein - vesikalık

Daha önce de belirttiğim gibi, bu yazılarda kişilerin yaşam öykülerine yer vermiyorum. Doğum ve ölüm tarihlerinin belirtilmesi, sadece onların içinde yaşadıkları dönemin toplumsal koşullarını okuyucunun kafasında daha iyi canlandırmasını kolaylaştırmak için.

Wittgenstein’in hayatı hakkında Türkçe’de yayınlanmış Ray Monk’un yazdığı “Wittgenstein – Bir Dahinin Görevi” isimli enfes bir  biyografi kitabının yanısıra, “Wittgenstein’ı Sevmek İçin Elli Neden” adında Ronald Jaccard isimli bir yazarın oldukça subjektif bir dille yazdığı bir makale de mevcut. Bu makale, şimdi hatırlayamadığım bir tarihte Wittgenstein temalı Cogito dergisinde yayınlanmıştı.

Kişilik özellikleri ve ilginç davranışları

Wittgenstein, Cambridge’de felsefe doktorasını tamamlamadan oradan ayrıldı ve Norveç’in uzak bir köyünde iki yıl boyunca tek başına yaşadı. Bu sırada yazımını tamamladığı “Tractatus”’un felsefenin bütün sorunlarını çözdüğünü düşündüğünden, feslefeye olan bütün ilgisini kaybetti.

  • Bundan sonra, I. Dünya Savaşı’nda beş yıl askerlik yaptı ve esir düştü, aydın arkadaşlarının yardımıyla esaretten  kurtulabildi. Ardından Avusturya’nın bir dağ köyünde yedi sene ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra, bir manastırda bahçıvan olarak çalıştı. Cambridge’e ancak 16 yıl sonra öğretim görevlisi olarak döndü.
  • El emeğine dayalı işlerin beynin çalışmasını gerektiren işlere göre her zaman daha üstün olduğunu düşünürdü, bir çok öğrencisini de böyle işlerde çalışmaları için ikna etmeye uğraşmış ve bazılarını etmiştir.
  • Cambridge’de ders vermeyi bitirir bitirmez sinemada kovboy filmlerini izlemeye koşar, hepsini en ön sıradan seyretmeye bayılırdı.
  • Eşcinsel olmasına rağmen, ellili yaşlarında dahi kız ve erkek öğrencileriyle bir çok ilişki yaşadı.
  • Hiç evlenmedi, hayatı boyunca hiç kravat takmadı ve genelde hep aynı eski püskü kıyafetleri giymeyi tercih etti.
  • Pervane böceklerinin kutsal olduğuna inanırdı ve bu böcek türüne takıntısı vardı. 1919′da ordudan ayrıldığı günlerde pervane böceklerinin antenlerinin hareketlerinden esinlenen bir tür telegraf benzeri iletişim aracı geliştirilmesi fikrini ortaya atmıştı. 1923’de isimsiz yayınladığı kısa bir yazıda, depresyonun tedavisi için pervane böceği yetiştirilmesinin uygun bir tedavi olacağını belirtmişti.

Hikayeler, sözleri ve anekdotlar

- Bir gece Wittgenstein hocası ve daha sonra meslektaşı olan Bertrand Russel’in evine gizlice girer, arkadaşınuyurken kendisine kahve yapar ve onu uyurken bir süre seyreder. Russell uyandığında panikle bir çığlık atar.

Wittgenstein - hep genç kalan adam

Wittgenstein: Okunmadan anlaşılmaz. Okunsa da...

Wittgenstein ona sakince daha önce hiç bir Bugs Bunny çizgi filmi seyredip seyretmediğini, eğer seyrettiyse bu filmlerin onu felsefenin nasıl yapılması gerektiği hakkında düşüncelere sevk edip etmediğini sorar. Russell, “Bunu sormak için benim yataktan çıkmamı bekleyemez miydin?” diye cevap verir. Wittgenstein’in kafası karışır: “Ama eğer öyle olsaydı şimdi yatakta olmazdın, öyle değil mi?” (Hikayenin bir versiyonu daha mevcuttur, bunda Wittgenstein hikayenin sonunda ağlamaya başlar.)

—  1929′da Cambridge’e yeni döndüğü günlerde Wittgenstein, iki gün boyunca çırılçıplak olarak, sadece ayağında deri ayakkabılarla üniversitenin içerisinde dolaşır. Genç bir öğrenci ona çıplak olmasının nedenini sorduğunda, öğrencinin kafasına Kant’ın Pratik Usun Eleştirisi kitabıyla sert bir biçimde vurur ve şöyle der: “Bir çemberin güzelliği bir başlangıcı olması değil, bir sonu olmamasındandır!” Bu olaydan sonra bir buçuk hafta boyunca gözden kaybolur.

— Tenisi bulan ve geliştirilmesine öncelik eden kişilerden belki de en önemlisi Wittgenstein’in büyük büyükbabasıdır. Wittgenstein hayatı boyunca tenisten bahsedildiğinde duymazlıktan gelmiş ve bu oyunu yok saymıştır. Ölüm döşeğinde Bertrand Russell’a bir mektup yazar ve onu evine tenis oynamaya davet eder. Russell bir hafta sonra Wittgenstein’in evine gittiğinde onun artık yatağından kalkamayacak kadar zayıf olduğunu görür. Böylece, Wittgenstein hayatı boyunca tenis oynamadan ölür gider.

Göz bebeği

Geçmişte  yaşamış bazı büyük düşünür ve bilim adamlarının hayat hikayelerine ilişkin küçük anektodlara sitede yer verdiğim bir yazı dizisine başlamış ve bu seriye uzun bir ara vermiştim.  Immanuel Kant’ın anlatıldığı ilk bölümde, bu yazı dizisinin amacı ve temel içeriği de yazının girişinde yer alıyor. İkinci yazımızın kahramanı Arthur Schopenhauer ile tanışmadan o bölümü okumanızda yarar olabilir.

Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer (1788 – 1860)

Ona ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra içine psikolojik tatlar serpiştirilmiş bir best-seller sayesinde, yaşadıkları ve hayata bakışı ile kitlelerce tanınan meşhur bir kişi olacağı söylenseydi, inanır mıydı acaba? Belli olmaz, Schopenhauer bu!

Karamsarlığın atası, Irvin Yalom‘un “Schopenhauer Tedavisi” kitabı ile modern çağda popülerliği yakalamış olabilir, ama onun ilginç hayat tarzı bazılarının her zaman dikkatini çekmişti zaten. Halen bir çok insanın hayat anlayışında onun düşüncelerinin izlerini bulmak mümkün, belki de bazı şeyleri ilk kez dile getirdiği için…

Kişilik özellikleri ve ilginç davranışlarıArthur Schopenhauer suluboya

  • Schopenhauer, istenci bastırmanın mutlu bir hayat sürmek için mecburi olduğuna inanırdı, bu yüzden ona güre insan mutlu olmanın peşinde koşmak yerine hayatı acısız ve tasasız olarak tamamlamak için çaba göstermeliydi.
  • 40 yaşından sonra neredeyse tamamen yalnız bir hayat sürdü; hiç bir arkadaş edinmedi, evlenmedi ve annesiyle de bağlarını bütünüyle kopardı. Buna karşılık gençlik yıllarında dünya zevklerinden hazzettiği, güzel giyinmeyi sevdiği, bir çok kadınla ilişki yaşadığı, hatta gayri meşru bir çocuğu olduğu dahi iddia edilir.
  • İçinde yaşadığı toplumla bütünleşme isteği, her zaman yalnız olma güdüsüyle çelişmiş ve sonunda saf yalnızlığın en insani yaşam tarzı olduğunda karar kılmıştır, bazen zorlukları insana katlanılmaz gelse bile…
  • Mezar taşının üzerinde yalnızca Arthur Schopenhauer yazmaktadır, doğum ya da ölüm tarihleri ve yerleri yer almaz.
  • İnsanların soyuna ve aile köküne çok önem verir ve bir insanın kişilik özelliklerinin babadan geçtiğine inanırdı.
  • Bu arada belirtmek gerekir ki, felsefi çalışmalarında ve bir insanın hayatının anlamı hakkında yazdığı “Aforizmalar”ında, “insan”dan kastettiği erkek cinsidir. Kadınları zayıf yaratıklar olarak görür ve onları bu çalışmaların kapsamına dahil etmezdi.
  • Yine bu kapsamda, kadınların sadece neslin devamı için yaratıldıklarını, sanatın ya da bilimin hiç bir dalında gerçek anlamıyla varlık göstermelerinin mümkün olmadığını, doğaları gereği bunun böyle olduğunu ileri sürerdi.

Hikayeler, sözleri ve anektodları

  • Schopenhauer Dresden’de bir bahçede gezinirken bir bitkiyle uzun süre ilgilenir. Bunu gören bahçenin yetkilisi onun yanına gelir ve “Kim olduğunuzu öğrenebilir miyim bayım?” diye sorar. Adamı uzun süre süzen Schopenhauer, “Eğer bu sorunun cevabını benim için bulabilseydiniz” der,  “size ömür boyu minnettar olurdum”. (www.anectodage.com)
  • -  “Aforizmalar” kitabından:
  • “…İnsanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. Onları hem topluma hem de uzak ülkelere ve yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır.

    …Buradan, insanların sadece neden böyle can sıkıcı oldukları değil, neden böyle arkadaş canlısı oldukları ve sürü gibi dolaşmaya bayıldikları da açıklanmış olur: İnsanoğlunun sürü hayvanı doğası.”

    Tek satranç piyonu“… Büyük kafalar söz konusu olduğunda, tüm insan soyunun bu asıl eğiticilerinin, tıpkı etrafında gürültü yapan çocuk sürüsünün oyununa karışmak eğiliminde olmayan bir pedagog gibi, başka insanlara ilgi duymamaları elbette çok doğaldır.

    …Yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. Zaman zaman bundan yakınacaklardır, ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.”

    “… Hiç kimse kendinden fazlasını göremez. Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde anlayabilir. Bu zeka düşük türden ise, tüm zihinsel yetenekler, en büyükleri bile, onun üzerinde etkide bulunamayacaklar ve o da bu yeteneklerin sahibini algılayamayacak, sadece onun bireyselliğindeki en düşük olanları, kendisiyle ortak olan zayıflıkları, mizaç ve karakter eksikliklerini algılayacaktır.”

İnsanlar, bazen -hatta çoğu zaman- yaratıcılığın kökenlerini ararken, bilimsel araştırmalardan ziyade, tarihte büyük ve önemli paradigma değişimlerine yol açmış, o güne kadar duyulmamış kavramları tüm insanlığa kabul ettirmiş insanların hayat hikayelerinden de dersler çıkarmaya çalışır. Gidip onların yaşadıkları şehirleri, hatta duruyorsa evlerini ziyaret eder, biyografilerini falan didik didik okurlar.

Amaç, bu insanları kişiliklerinden, günlük hayatlarındaki davranışlarından ve çeşitli konulardaki görüşlerinden yola çıkarak, onların düşünce biçimini çözmek, bu şekilde onları yeni şeyler yaratmaya iten motivleri bulmaktır.

Ne yazık ki çoğu zaman beyhude kalan bu çabalar, zaten çoğu zaman bilimden çok magazinin kapsamı içine girer. Ve bu da doğaldır;  o insanların hayatlarının merak edilmesi bahsettiğim sebeplerden ötürü insani bir içgüdüdür belki de… Öte yandan da, bunun tamamen bilimsellikten uzak bir yaklaşım olduğunu da söyleyemeyiz, zira otizmin belirli alanlarda “büyük” eserler yaratmak için zaman zaman faydalı olabileceği de öne sürülmüştür. Ancak, bu ayrıntılı ve üzerinde dikkatle durulması gereken, eğilip bükülmeye çok müsait bir konu olduğu için, başka bir yazıda değineceğim.

Lafı çok da uzatmayayım, ben de dedim ki tarihte yaşamış bazı büyük düşünür ve bilim adamlarının hayat hikayelerine ilişkin küçük anektodlara sitede yer vereyim de milletimiz de az çok tanısın onları. Meraklısı zaten benden iyi biliyordur, onlar da görürlerse yanlışlarımı düzeltsinler.

Bu kapsamda, ilk örneğimiz bugüne kadar yaşamış en büyük felsefecilerden (ben düşünür demeyi tercih ederim genelde) Immanuel Kant olacak. Onu kısaca tanıtıp, daha sonra da rahmetlinin huyundan suyundan şöyle bir bahsedeceğim.

Immanuel Kant (1724 – 1804)

Immanuel Kant'ın vesikalık resmi Geç aydınlanmacı akımın en önemli düşünürü olan Kant, felsefenin metafizik dalında çalışmış ve nihai hakikate dair bilgiye ulaşılıp ulaşılamayacağı ile bu hakikate ulaşma yolları üzerine eserler vermişti. Kant’ın hayatı üstüne en geniş biyografik çalışma Manfred Kuehn’n yazdığı “Kant” ismini taşıyan biyografidir. Bunun yanında, Michael Fitzgerald’ın “The Genesis of Artistic Creativity” isimli kitabında da bu konuya dair bilgiler bulunmaktadır.

Kişilik özellikleri ve ilginç davranışları

  • Kant, küçük yaşta dahi okul hayatını bir tür kölelik olarak görmüş ve bir zulüm dönemi olarak nitelendirmişti.
  • Hiç bir zaman kendine empoze ettiği rutinin dışına çıkmamaya özen gösterir, neredeyse bir makine gibi hayatını sürdürürdü. Her türlü değişiklik, onun yararına olacağını sezse bile, onu rahatsız ederdi.
  • Kendi fikirlerine karşı çıkılmasına karşı son derece sert tepki verir, tahammülsüz bir tavır sergilerdi.
  • Kant, ancak kendisine eşit gördüğü insanlarla canlı ve içten bir sohbet içine girer, kendine özgü şakalar yapardı.
  • İnsanın ancak kırk yaşında gerçek olgunluğa ulaşabileceğine inanırdı.
  • Hayatı boyunca endişe (anksiyete) ve depresyon belirtileri göstermiştir. Sesten inanılmaz derecede rahatsız olur ve bulunduğu ortamın tamamen sessiz olmasını talep ederdi. Bir çok maddeye karşı alerjik reaksiyona sahipti.
  • Seyahat etmek bir yana, yaşadığı şehrin biraz dışına çıkmaktan dahi hoşlanmazdı.

Hikayeler, sözleri ve anektodlar

Aşağıdaki bilgilerin bir kısmı bazılarınıza biraz acayip, hatta ciddi ciddi deli saçması gibi gelebilir ve yadırgayabilirsiniz, ancak iki unsuru göz önünde tutmanızı rica ediyorum. Birincisi, bu adamcağız 200 yıl önce ölüp gitmiş ve fikirlerini değerlendirirken yaşadığı döneme göre değerlendirme yapmak gerekebilir. İkincisi ise, evet gerçekten bunların bir kısmı çok acayip düşünce ve davranışlar.

  • Immanuel Kant, hayatı boyunca kimseye borç para vermemiş ya da bağışta bulunmamıştır; kendisinin bunun için fazla egoist olduğunu söylediği rivayet edilmektedir.
  • Komşularının saatlerini onun her gün öğleden sonra 15:30′da çıktığı düzenli yürüyüşlere bakarak ayarladığı yaygın olarak anlatılan bir hikayedir (yani ünlük takviminden o denli şaşmazmış). Mevsim ne olursa olsun, bir dakika sekmeden evinden çıkar, evinin üzerinde bulunduğu caddeyi sekiz kez gidip gelirmiş.
  • Gençlik yıllarında evlenmeyi düşünmüş, ancak bunun getireceği gelir ve giderleri kıyaslayarak bu planını her zaman ertelemiştir. Sonuçta hiç evlenmemiştir.
  • Yaşlılık zamanlarında kendisine bakıcılık eden kız kardeşine onunla aynı masada yemek yemesi için izin vermediği bilinmektedir (muhtemelen kız kardeşinin kendisinden daha az eğitimli olmasından dolayı).
  • Bir yazısından: “Bir kadın bir erkeğin yüreğini daraltır. İnsanın bir arkadaşının evlenmesi her zaman için o arkadaşın kaybedildiği anlamına gelir.”
  • Kant, kendisini dünyanın gelmiş geçmiş en kötü öğretmeni olarak görürdü. Zaten üniversitede ders vermeye başladıktan bir süre sonra öğrencileriyle ilişkisini tamamen kesmiştir (öğrencilerinin de pek bir şey anlamadığı derslerine girip çıkmak dışında).

Kant hakkında daha geniş bilgiye ulaşmak isteyebilecek arkadaşlar için şu kaynaklar yararlı olacaktır:

- Kant: A Very Short Introduction

- Kant: A Biography

- Basic Writings of Kant (Modern Library Classics)

Stop Copying Plugin made by VLC Media Player