Currently viewing the tag: "bilimsel araştırmalar"

Malum, insanın kendine ilişkin özellikleri söz konusu olduğunda  (sahip olduğu şeyler de dahil), bunları ortalamanın üstünde görme gibi irrasyonel bir eğilimi vardır.

Kimi kendini dünyanın en iyi şoförü olarak görürken örneğin, kimisi de dünyanın en bilgili insanı olduğunu falan zanneder. Bir başkası kendi adının baş harfi olan E harfinin dünyanın en güzel harfi olduğundan emindir. Bunun sınırı yok, hayal gücünün yettiğince gider.

İmdi, bu düşünme özelliğimizin (siz yamukluğumuzun diye okursunuz) en sık görülen örneklerinden biri de, dikkatimizin çok keskin olduğu şeklindeki sanrımızdır. Belki hepimiz değil ama birçoğumuz kendimizi diğer insanlara kıyasla daha dikkatli, böyle şahin bakışlı, gözünden zerre bir şey kaçmayan tipler olarak kabul ederiz.

Tabi  daha üstteki cümle bitmeden böyle bir şey olmadığını iddia edenler çıkacağını bildiğim için, hemen bilimsel adını verme gereği doğuyor. Bu arkadaşlara Forer etkisi hakkındaki şu güzel Wikipedia makalesini okumaları için birkaç dakika veriyor ve kaldığım yerden devam ediyorum.

İElbette herkes istediğini düşünmekte özgür ama, bu arkadaşların unuttuğu bir nokta var: Bugünün  dünyası bize öyle yoğun bir bilgi sağanağı ve öyle farklı sinyaller gönderiyor ki, bunların hepsine doğru düzgün dikkatimizi vermemiz artık mümkün olmaktan çıkmış durumda. Yani, insanoğlu biyolojik olarak aynı anda dikkatini yoğun olarak vermesini gerektiren birden çok uyaranı algılama yeteneğine sahip değil. Belki acı ama gerçek bu.

İnanmazsınız, bu kadar laf ettikten sonra bile bu yazdıklarıma ikna olmayanlar oluyor. Ama aşağıdaki çarpıcı videoları gördükten sonra hala öyle düşünen kalacak mı, işte onu hep birlikte göreceğiz.

Dan Simons isimli araştırmacının yaptığı ve dikkat konusundaki iki ayrı çalışmayı konu alan aşağıdaki videolar, belki de bahsettiğim olguyu en bariz şekilde ortaya koyan videolar. Eğer  daha önce izlemediyseniz, oldukça etkileyici gelecektir:

 

Küçük bir not: İzleyenlerin % 50′si hiçbirşeyin farkına varmıyormuş.

Ve diğeri:

Bunların üstüne ben ne diyebilirim ki artık?

Bir çok gerilim filminden aşina olduğumuz sahne şöyledir: Kahramanlarımız saatlerce korkutucu bir ormanda yollarını kaybetmiş halde yürürler ve sonra bir bakarlar ki dönüp dolaşıp başladıkları yere gelmişler! Aramızda bu sahneyi hala Hollywood senaristlerinin yeterince yaratıcı olmamalarına bağlayan bazı arkadaşlarımız varsa, benim de onlara kötü bir haberim var, o da şu:

İnsanların daireler çizerek yürüdükleri aslında gerçek! Üstelik bir çok ilginç araştırma ile desteklenen de bir olgu, daha doğrusu öyleymiş ama bizim haberimiz yokmuş. Detaylar ve ilgili araştırmaların linkleri her zamanki gibi yazının devamında…

İnsanlar yürürken neden daire çizerler?

Bu insanlar orman yolunda yürümelerine rağmen, onlar da daire çizmeye yelteniyorlar mıydı, bilemiyorum.

Konuyu anlatmaya ilk olarak Max Planck Enstitüsü‘nden Jan Souman‘ın ve ekibinin 2009 yılında yaptıkları araştırmayla başlayabiliriz. Bu çalışmada, insanların yürürken daire çizdikleri, Sahra Çölü’ne ya da Almanya’da bir ormana bırakılan ve yerleri GPS ile takip edilen katılımcıların geceleri saatlerce daireler çizerek yürümeleri sonucu teyit edilmiş (Detayına ilgi duyanlar için, bu araştırmaya ilişkin bir link burada).

Ama bu çalışma, sözünü ettiğimiz davranışın nedenini de araştırsa dahi, bunu tam olarak açığa koyamamış.

Souman ve ekibi, bu konuda geçmişten gelen teorilere pek yüz vermemişler. Örneğin, insanların bir bacaklarının diğerine göre daha güçlü ya da uzun olduğu fikrine dayanan teorinin geçerli olmadığı sonucuna varmışlar. Zira, bu teorinin doğru olduğu kabul edilirse katılımcıların hep aynı yöne doğru sapmaları gerektiğini, oysa katılımcıların daire çizerek yürürken farklı farklı yönlere giderek bu daireleri çizdiklerini tespit etmişler.

Ama yeni yapılan bir araştırma çok daha cesur bir yaklaşım getirmiş. Fransa’da yapılan bu araştırmada, bilim adamları bu sefer artık  bu davranışın gizemli nedeninin ta kökenine inmeye niyet etmişler. Araştırmacı Emma Bestaven‘in başını çektiği bu meraklı ekip, Bordeaux kentinde 90 metreye 150 metre ebatlarında kapalı bir boş alanı kiralamış ve araştırmaya katılan kişilerin gözlerini bağlayarak bu boş salonda yürümelerini sağlamış. Bundan da amaçları, katılımcıların yürürken dış sesler ya da yerdeki herhangi bombeli ya da alçak bölgeler gibi unsurlardan etkilenmelerini engellemekmiş. Bu ekibin kullandığı başka bazı yenilikçi yöntemler de varmış elbette.

Continue reading »

Evet, can sıkıntısı gerçekten de can sıkıcı bir konu, insan başlıkta görünce bile sıkılıyor. Belki öyle, ama durun, yazı öyle değil.

Hayatta yapmak zorunda olduğumuz pek çok şeyin bize yaşattığı tek bir ortak his varsa, o da herhalde can sıkıntısıdır. Aslında büyüklerimizin “sıkı can iyidir, kolay çıkmaz” diye fazlaca hafife aldığı bu ruh hali, insanlığın pek çok belaya bulaşmasına da neden olmuş bir olgu malumunuz: Alkolizmden uyuşturucu kullanımına, kumar alışkanlığından takıntılı davranış bozukluğuna kadar pek çok rahatsızlığımızın temeline inilince, orada canımızın sıkılmasının yatttığını görmek çok da şaşırtıcı olmaz genelde.

Ayrıca, tehlikeli durumlara da yol açabildiğini de herkes az çok bilir, örneğin yaptığı işten canı sıkılan bir pilotun kullandığı uçağa binmeyi pek kimse istemez normalde.

Mayıs Sıkıntısı - can sıkıntısının en iyi anlatıldığı filmlerden biri

Nuri Bilge Ceylan da bu işlerden iyi anlar – sahne Mayıs Sıkıntısı filminden.

Fakat gelin görün ki, can sıkıntısına tam olarak neyin yol açtığı sorusu, yüzyıllardır kah filozoflar, kah bilim adamları tarafından çokça araştırılmasına rağmen, hala cevabı daha bizim için çok da açık olmayan bir soru. Daha doğrusu öyle bir soruydu.

Ama şimdi, Kanada’daki York Üniversitesi‘nden araştırmacılar bu soruyu çözmeye ant içmişçesine öyle delicesine bir araştırmaya girmişler ki, bu konuda bugüne kadar yayınlanmış tüm çalışmaları gözden geçirmişler (tamamen onların yalancısıyım) ve sonunda can sıkıntısı için tüm durumları kapsayan, “birleşik bir can sıkıntısı teoremi”ne ulaştıklarını ve bu teoremin bu soruya yanıt olabileceğini iddia etmişler.

Perspectives on Psychological Sciences isimli bilimsel derginin bu sonbahar sayısında yayınlanan bir makalede, bilişsel psikolog John Eastwood ve ekibi, tüm can sıkıntısı hallerinin aslen tek bir şeyden kaynaklanıyor olabileceğini iddia etmiş: Bu da, dikkatimizi vermekte yaşadığımız çatışmalar ya da insanların yanlış yönlendirilmiş dikkatleri sonucu yaptıkları işin engellendiği durumlardan başka bir şey değilmiş.

Peki, olay bu kadar basit miymiş? Yani, psikolojide üzerinde en çok çalışılan alanlardan biri olan “dikkat”, can sıkıntısıyla bu kadar yakın bağlantılı ise, neden bunu ortadan kaldırmıyor muşuz o zaman? Bu zeki arkadaşların, elbette bu sorulara da cevabı hazırmış.

Continue reading »

Fil resmi

Sağlıklı ve hala hayatta bir Asya fili

Son yapılan araştırmalara göre, insan öncesi hominidlerin bulabilecekleri en mükemmel yiyecek fil etiymiş (Hatta, bunun nedeni de, yavaş hayvanlar olmaları nedeniyle etlerinin ideal bir yağ/protein oranına sahip olmasıymış). Filler atalarımızın beslenmelerinde o denli önemli rol oynuyorlarmış ki, fillerin 400.000 yıl önce Orta Doğu’da ortadan yok olmaları (diğer bir deyişle ölmeleri ve soylarının tükenmesi) o zamanki hominidlerin bugünkü insana evrilmelerinde büyük rol oynamış!

Bu kadar iddialı konuşan ben değilim, daha yeni sayılabilecek şu bilimsel makale. Her zamanki serbest alıntılama yöntemimle iki üç cümle sunuyorum:

“Filler ölmeye başlayınca, Homo Erectus ‘çok daha küçük ve hareketli [dolayısıyla kolaylıkla kaçabilen] hayvanları avlamaya ihtiyaç duyar hale geldi. Böylece, enerji ihtiyacı arttı, ama beslenmesinde bitki ve protein alımı sınırlı olduğundan, bu enerjinin kaynağı yağ oldu. Homo Erectus artık avlanmadan önce hesap kitap yapar hale gelmeye başlamıştı.’ demiş Ben-Dor [araştırmacılardan biri] ve bu değişimin modern insanın fiziksel görünümünde de açıkça  görülebildiğini belirtmeden geçememiş. Homo Erectus’a kıyasla daha hafif olmamız, hatta daha büyük beyinlere sahip olmamız bile bu yolla açıklanabilirmiş.”

İkizler üzerinde yapılan bilimsel araştırmalarİnsanın çeşitli açılardan gelişimini incelememize olanak sağlayan en önemli olgulardan biri de ikizler, özellikle de tek yumurta ikizleri.

Birbirleriyle tamamen aynı genetik kodu paylaşan iki kişinin farklı çevrelerde yetişmesinin gözlenmesi, insanın doğuştan getirdiği özellikleri ile genel olarak “öğrenme süreçleri” sonucu edindiği özelliklerinin hangileri olduğunu ve bunların etkileşimini anlayabilmek için bilim adamlarına (özellikle de psikolojinin çeşitli dallarındaki araştırmacılara) paha biçilmez fırsatlar sunabiliyor.

Ama takdir edersiniz ki doğumlarının hemen ertesinde herhangi bir sebeple ayrı düşmüş, daha sonra da şans eseri, bir şekilde birbirlerini bulmuş ikizlere toplumda çok sık rastlamak mümkün değil. Ancak, tarihte bu şekilde birkaç vakaya rastlanmış. Buna ilişkin araştırmalardan en ilginçlerinden biri de, 1979 yılında Minnesota Üniversitesi’nden psikolog Thomas J. Bouchard‘ın yaptığı çalışma.

Bu araştırmada incelenen ve doğumlarında birbirlerinden ayrıldıktan sonra, 39 yaşındayken birbirlerini bulan  Jim Lewis ile Jim Springer ismindeki ikizlerin davranışları ile ilgili bulgu ve gözlemler oldukça şaşırtıcı (İsimlerinin neden ve nasıl aynı olabildiğini ben de bilmiyorum).

Bir kısmını rahatlıkla tamamen tesadüf olarak niteleyebileceğimiz bu olayların diğer bir kısmı ise insanın kafasını gerçekten karıştırabiliyor:

  • Birbirlerinden habersiz büyüyen ve yaşayan bu ikizlerin her ikisi de önce Linda adındaki kadınlarla evlenmiş, daha sonra boşanmış ve ardından Betty ismindeki kadınlarla evlenmişler (Evet, yani her ikisinin de ilk karısının adı Linda, ikinci karısının adı Betty imiş).
  • Jim Lewis ilk oğlunun adını James Alan koyarken, Jim Springer ise James Allan koymuş.
  • İkisinin de Toy isminde birer köpekleri bulunuyormuş.
  • Her ikisi de geçmişlerinde aynı benzin istasyonu ve aynı hamburgerci zincirinde çalışmışlar.
  • Aynı tip arabayı kullanıyor, aynı marka sigarayı ve birayı içiyorlarmış.
  • İzinlerinde düzenli olarak aynı tatil yöresinde tatile gidiyorlarmış.
  • İkisi de beyzboldan hiç hoşlanmazken, araba yarışı seyretmekten ve hobi olarak marangozluktan hoşlanıyorlarmış.
  • İkisi de aynı yaşlarda kilo almış ve daha sonra vermişler, ikisi de sürekli tırnaklarını yiyormuş ve ikisi de hafif birer kalp krizi geçirmişler.
  • İkisinin de migreni varmış.

Araştırmayı yapan Bouchard, “Vardığımız sonuçlar, tıbbi ve psikolojik özelliklerin neredeyse tümünün genetik faktörlerden oldukça önemli ölçüde etkilendiğini ortaya koyuyor.” demiş araştırmanın ardından.

Bu konuda başka çalışmaları da bulunan Bouchard, çekingenlik, siyasi muhafazakarlık, çalışkanlık, kendini işe verme, düzenli olma, insan ilişkilerindeki yakınlık, dışa dönüklük, çevreye uyum ve bunlara benzeyen diğer bazı sosyal davranış şekil ve tutumlarının büyük oranda kalıtımsal olduğu sonucuna varmış.

Bouchard’ın sözü edilen araştırmalarının sonuçları ilginç elbette, ama biraz eski tarihli olduklarını da akılda tutmakta fayda var bence.

Aslında Yale Üniversitesi'nin "gizli" Scroll and Key topluluğunun ilk üyeleriHarvard Business Review‘ın 2011 Haziran sayısında yayınlanan bir makalede anlatıldığına göre varmış, hem de muhtemelen akla öyle hemen bir çırpıda gelmeyecek cinsten.

Ne gibi mi mesela? Örneğin, o gruptaki kadınların sayısını arttırmak olsa, ne dersiniz?

Bu yazı, bugüne kadar yazdığım ve bundan sonra da yazacağım en feminist yazı olabilir belki ama, bilim karşısında boynum eğik, araştırma sonucu önüme geldiğinde bildirmek görevim olduğu için, bu ilginç araştırmanın sonuçlarını “bunu yazarsam çok feminist kaçar ” diye de görmezden gelecek değilim.

Hatta, tam tersine daha da bir keyiflenir, böyle ilginç ve tartışmalı konuda adamakıllı yapılmış bir araştırmaya rastladığım için kendimi şanslı kabul ederim :)

Harvard Business Review‘da yayınlanan bu yazı aslında iki bölümden oluşuyor: İlki, araştırma sonuçlarının kısaca özetlendiği (ve internetten paralıKolektif zekanın kadın oranı ile ilişkisi üyelikle ulaşılabilen) “The Female Factor” (‘Dişi Faktörü’ diye çevirsem çok mu acayip gelir kulağa?) isimli makale. Sizi zahmetten kurtarıyor ve yanda hem konuyu basit ve açık bir şekilde gösteren grafiği yayınlıyor, hem de makalenin kısa bir özetini aşağıda veriyorum (ama bence ilginç olan bölüm, araştırmacılarla yapılan röportaj kısmı, ondan da aşağıda bahsedeceğim):

“Bu grafikte, araştırmaya katılan 192 takımın kolekrif zeka düzeyi sonuçları ile bu takımlar içerisinde yer alan kadınların yüzdeleri karşılaştırılmaktadır. Kırmızı uzun çizgiler her seviye grubundaki takımın sonuçlarının aralığını (ya da dağılımını) gösterirken, küçük mavi yuvarlaklar ise bu takımların ortalama zeka düzeylerini temsil etmektedir. Sonuçta, diğerlerine göre daha çok kadın yüzdesine sahip olan takımların genel olarak ortalamanın üzerinde yer aldığı, bir gruptaki erkeklerin fazlalaşmasının ise takımları ortalama çizgisinin altına ittiği görülmüştür.”

Tabii bu araştırmayı yapanlar, temiz yüzlü, efendi ve haliyle okumuş aile çocukları olduğu için araştırma bulguları hakkında konuşurken daha temkinli ve duyarlı davranıyorlar.

Continue reading »

NTVBLM derken sadece bu isme sahip o dergiden değil, o derginin temsil ettiği bir akımdan söz açmaya çalışıyorum aslında:

NTV Bilim dergisi - Mart 2009 tarihli ilk sayısı

NTV Bilim'in birinci sayısı (Mart 2009)

Hem güncel hem de hiç gündemden düşmeyen konuları kapağa taşıyabilen, aynı anda hem ilginç hem de günümüz bilimsel değerlerine uygun makalelere yer verebilen, belli bilim dallarına ağırlık verme kolaycılığına kaçmadan her daldan yazılara yer vererek “bilgi verme” misyonunu unutmayan ve de son olarak okuyucu sayısını arttırmak adına saçma sapan yazılarla dergiyi doldurma hastalığına yakalanmadan yayın hayatını sürdürebilen bir bilim dergisinden bahsediyorum.

Elbette geri gelecek NTVBLM, yani bahsettiğim şekilde bir dergi geri gelecek, çok büyük olasılıkla adı ve yayıncısı farklı olacak, formatı da öyle, belki biraz fazla gecikirse geri dönmesi yazılı olarak bile olmayabilir, biz de tabletten okuruz o zaman yeni dergimizi. Her ne kadar o yeni basılmış kuşe kağıt kokusunu ve hissini arayacak bile olsak, yine de ne kadar sevinçli oluruz kimbilir.

NTV neden böyle bir karar aldı, bu konuda ne iki laf etmeme yetecek derginin okuyucu ve finansal bilgileri, ne de grup yönetiminin aldığı stratejik kararlar hakkında hatırı sayılır bir bilgiye sahibim. Elbette kitapçılarda gördüğüm kadarıyla NTV Yayınları‘nın kitap basımına daha çok yöneldiği, ne tür kitaplara öncelik verdiği ve bu kitap satışlarının dergi çıkarmaya kıyasla ne kadar karlı olduğu gibi konularda görüş bildirebilirim, hatta bu konulardaki kendi şahsi düşüncelerimi de belirtebilirim… Ama tüm bunların yeri veya zamanı bu yazı değil ve olmayacak.

Tüm bu konuların bir önemi yok bu yazı açısından, ama aslına bakarsanız o kadar çok

NTVBLM dergisi - Nisan 2011 - son sayı

NTVBLM'in son sayısı (Nisan 2011)

bilgiye de ihtiyaç yok belki de bu kararın sebebini anlayabilmek için. Az önce derginin Nisan 2011 sayılı son sayısını kitaplığımdan çıkarttım ve derginin sayfalarına öylesine bir göz gezdirdim. Yaklaşık bir ay önce derinlemesine okuduğum bu sayının o günlerde oldukça hoşuma gittiğini, pek çok yazısını gayet ilginç ve sonuna kadar okumaya değer bulduğumu hatırladım. Üzüldüm, sanki derginin değerini yeterince bilememişim (ya da bilememişiz) gibi geldi. Aklıma o an gelen bir fikirle, derginin asıl gelir kaynağı olan reklamların kaç sayfa tuttuğuna baktım. Türkiye dergi piyasası için oldukça yüksek bir tiraja ulaşan böyle bir derginin bile, o sırada elimde tutmakta olduğum 26′ıncı ve son sayısında, grup reklamları çıkarılınca (yani Doğuş Grubu şirketlerinin reklamları haricinde) yayınlayabildiği reklam sayfasının azlığı herşeyin nedenini açıkça ortaya koyuyor ve başka soru sormaya gerek bırakmıyordu aslında. Dergiyi yerine koydum ve Türk dergi yayıncılığında her zaman için önemli bir yeri olacağına inandığım bu derginin en azından tüm sayılarını çıktıkları ayda almış ve hala saklıyor olmak tesellisiyle avunabileceğimi düşündüm bir süre – ta ki yenisi çıkana dek!

Yani, ta ki Türkiye’deki okur profili ve alışkanları değişip, sevilen bir dergiye abone olma alışkanlığı yerleşene dek, aynı dünyanın başta gelen bilim dergileri Populer Science, Scientific American, Discover Magazine ve NTVBLM’in içerik anlaşması yaptığı BBC Focus dergilerinde gördüğümüz gibi. Bunlardan Populer Science’ın daha nispeten yeni olan Ipad versiyonunun abone sayısının 10.000 sınırını aşması ve bu sayının bile beklentilerin altında bulunması, BBC Focus’un ise abone sayısını 2010′da bir önceki yıla göre % 13 arttırıp, neredeyse Türkiye ile aynı nüfusa sahip olan İngiltere’de 72.000′den fazla sürekli abone sayısına ulaştığını görmemiz gibi.

Amerika ya da İngiltere ile Türkiye’yi karşılaştırıyor değilim, ya da aslında bir anlamda karşılaştırıyorum. Eminim başka bir çok tüketim eşyası satışında İngiltere ile boy ölçüşebilecek rakamlara erişebilen bir tüketici toplumu oldu artık Türkiye. Ama, elbette daha alınması gereken yolun çok olduğunu, uzun zaman alacağını, buna rağmen NTVBLM‘in bugüne kadarki katkısıyla bu zamanı azaltmaya önemli ölçüde katkıda bulunduğunu biliyorum.

Sonuç olarak dediğim şudur: Türkiye’de kaliteli, sansasyona kaçmadan yayıncılık yapan, okura anlamlı ve yeni bilgiler sunabilen içerik ne zaman para etmeye başlarsa, NTVBLM o zaman çok daha güçlü olarak aramıza dönecek. Adı, yayıncısı ve formatı nasıl olursa olsun.

Son olarak, derginin bazı kapaklarını da aşağıya eklemek sanırım yersiz kaçmayacak, bu değerli çabanın anısını anmak için.

 

NTV Bilim Nisan 2009 sayısıNTVBLM Ocak 2010 sayısı

Devamı da var…

Continue reading »

Artık çok uyuduğunuzu, günün ortasında bile uyukladığınızı söyleyip size kızanlara karşı kendinizi savunmanızı sağlayabilecek yeni bir teziniz daha var. Giderek güçleniyoruz merak etmeyin, yakında onları tamamen susturmuş olacağız :)

Öğle uykusunun saymakla tükenmeyen ve her gün artan yararları karşısında onlara söyleyecek söz bırakmayacağız!

İşte bunu ispatlayan en güncel ve kapı gibi bilimsel araştırma burada… Bu araştırmaya göre, tüm gün boyunca uyanık kalmak insanı daha hassas, daha kolay irrite olabilen ve negatif duygulara daha açık bir hale getiriyormuş. Buna karşın, öğleden sonra kısa bir süre uyuyan kişilerin olumsuz duygulara daha kapalı, olumlu duygulara ise daha açık ve daha hızlı tepki verebilen bir duruma geldikleri görülmüş.

Öğle Uykusu / Vincent Van Gogh

Van Gogh'un "Öğle Uykusu" isimli tablosu

 

Berkeley Üniversitesi bünyesindeki Uyku ve Nörogörüntüleme Laboratuvarı‘nda Ninad Gujar başkanlığındaki bir araştırma ekibi 36 katılımcı ile yaptığı bir çalışmada, deneye katılan kişilerden gün içerisinde biri öğleyin saat 12′de, diğeri de akşamüstü 5′te olmak üzere insan yüzlerini inceleme konusunda bir görev yerine getirmelerini istemiş.

Katılımcılardan yarısına görevi saat 12′de birinci kez gerçekleştirmelerinin ardından 90 dakikalık bir uyku çekme fırsatı tanınmış. Diğer yarısı ise, günlük aktivitelerine rutin olarak devam etmiş.

Çalışma sonucunda, tüm öğleden sonra boyunca uyanık kalan katılımcıların saat 5′teki değerlendirmelerinde saat 12′deki değerlendirmelerine göre, korkmuş ve kızgın yüz ifadelerine karşı daha yüksek bir hassasiyet sergiledikleri gözlenmiş. Buna tam karşıt bir sonuç olarak ise, iki sefer arasında uyuma fırsatı tanınan deneklerin saat 5′te gerçekleştirilen denemelerde korkmuş yüz ifadelerine karşı daha az hassas oldukları, bunun yanısıra ayrıca mutlu yüz ifadelerine de daha çok ilgi ve dikkat gösterdikleri ölçülmüş.

Üstelik araştırmanın bulgularına göre, öğle uykusu denek gruplarının duygulanım süreçlerinde bu değişikliklere neden olmakla kalmıyor, kişilerin genel halet-i ruhiyelerini (modern dilde “modlarını”) de etkiliyormuş. Öğleden sonra uyumayan grubun, genel olarak saat 5′te saat 12′deki durumlarına göre daha düşük bir moral seviyesinde olduğu görülmüş. Uyuyanların ise olumsuz ruh hallerinin daha azalmış olduğu tespit edilmiş.

Araştırmanın vardığı sonuçlar bunlarla kalmıyor, çünkü öğle uykusunun sebep olduğu durumların değişik yönlerini oldukça kapsamlı olarak ele alan bir çalışma bu. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler, çalışmanın özetinin bulunduğu bu linke tıklayabilirler, ama ne yazık ki ilgili makalenin tümüne ulaşmak (en azından şu an için) paralı üyelik gerektiriyor.

Ek not: Aynı ekibin yaptığı ve öğle uykusunun öğrenmeyi de olumlu etkilediği sonucuna varan başka bir araştırmanın linkine ise bonus olarak buradan ulaşabilirsiniz.

misafir yazar - Oğuzhan

Bugün bir ilke imza atıyoruz. Son derece önem verdiğim ve devamının gelmesini umduğum bir uygulamanın ilk örneği bugün neselibeyin.com‘da yayınlanıyor: Bir “Misafir Yazar“ın lütfedip neselibeyin.com için yazdığı bir yazı.

Başkalarının sizin formatınıza uygun yazı yazmaları tahmin edebileceğiniz gibi çok fazla rastlanan bir şey değil. Arkadaşlarınızı, tanıdıklarınızı ya da okurlarınızı sitenizde yayınlamak üzere birşeyler yazmaları için ikna etmek de aynı derecede zor. Biz Türklerin bir araya gelip birlikte birşeyler üretme konusundaki isteksizliğimiz ve organizasyon yeteneksizliğimiz de buna eklenince, belirli konulara eğilmiş (bir anlamda uzmanlaşmış) bloglar genelde tek kişinin emeği ile sürdürmeye çalıştığı, bu yüzden de çoğunlukla ya zamansızlıktan ya da hayatın diğer gailelerinden dolayı yazı aralarının aksadığı bloglar halini alıyor. Hatta, oldukça sık olarak tek başına böyle birşeyi sürdürmenin getirdiği zaman ve iş yükünden sıkılıp bloglarını kapatan arkadaşları da görüyoruz.

Bu yüzden, Oğuzhan’ın şu anda gündemin en sıcak konularından biri hakkındaki aşağıdaki yazısını yayınlamaktan büyük sevinç duyuyor ve bu tür katkı istekleri olabilecek arkadaşlara her zaman kapımızın açık olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Hayrola!…

***

Türkiye’de bilim üzerine

Girişte bilimin tanımını yapmak konuya uygun olabilirdi. Ne var ki Neşeli Beyin gibi bir bloga yazacağım yazıya bilimin tanımıyla başlamak yerine “bilimin nedenine” – fazlaca iddialı olmadan – değinerek başlamak daha çekici geldi. İnsanlar olarak bilimi neye borçlu olduğumuzu düşündüğümde varabildiğim en kapsayıcı yanıt, aynı zamanda bizi hayvanlardan farklı kılan şey oldu: Kendimizi zaman içinde ele alabiliyor oluşumuz. Geçmişe bakmaktan ayrı düşünemediğim “geleceğe dönük düşünebilme” becerimiz, bilimsel çalışmamızın temelinde yatan yeteneklerimizden biri gibi gözüküyor.

Bu yeti evrimin bilmediğim bir basamağında belirginleşmeye başlayalı, İnsan kendisini bugüne getiren yola girdi. Bu yolda yüz binlerce yıldır taşıdığı becerisini hemen hemen hiç kullanamadığı dönemlerden de, kısıtlı bir zümrenin sınırsızca kullandığı dönemlerden de geçti. Son iki üç yüzyıldır kazandığı heyecan verici ivmeyle bilimin, milyonlarca insanın küçüklü büyüklü katkılarıyla insanlığın en sistemli bilgi birikimini ortaya koyduğu bir gerçek.

Bu gelişmenin güveninden de hızından da bir şey kaybetmeden gerçekleşiyor olmasını akademinin kurumlarına borçluyuz. Günümüzde bu kurumlara baktığımızda araştırmanın sürdüğü her yerde bir tür usta – çırak ilişkisi görüyoruz. Daha büyük çapta da hakemli bilimsel dergiler benzer bir ilişkiyi sürdürüyor. Etkileşim içinde kalmak ve paylaşmak, gelişmenin olmazsa olmazı; çünkü insanlar olarak yaptığımız hataları yalnız başımıza düzeltmekte çoğu zaman başarısız oluyoruz.

Binlerce sorgulayan gözün incelediği araştırmalarda hatalar süreç içinde en aza indirilebiliyor. Bu yararlı yöntemin yanında, bir de bilinçli olarak yapılan yanlışlıklar var. Bunların başında, intihal olarak isimlendirdiğimiz, başkasının araştırmasını veya araştırmasının sonuçlarını kendi çalışmasının ürünüymüş gibi atıfta bulunmadan kullanma geliyor. İntihal bir tür hırsızlık olduğu için herkesin açıkça karşısında durduğu bir şey. Bilim insanları arasında en büyük utanç kaynaklarından biri oluyor ve cezasız da kalmıyor.

Bilim insanlarını kolaycılığa iten ün, para, konum gibi kişisel hırslar; farklı ahlaksızlık yöntemlerinin geliştirilmesine yol açmış. Yaygın olanlarından ve fark edilmesi görece güç olanlarından biri, bilimsel dergilerin bilim kurumları içindeki yerini kötüye kullanarak gerçekleştiriliyor(muş). Beni bu çirkinliklerden “Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları” başlıklı yazısıyla A. Murat Eren haberdar etti. Yazıda bilimsel yayınlarla ilgili genel bilgi ve bu yayınlar üzerinden yapılan ahlaksızlıklara örnekler bulunuyor. Okumanızı öneririm.

Continue reading »

Stop Copying Plugin made by VLC Media Player