Oldukça Garip bir Hikaye

Can Ender Gökçe

1941 yılının Ocak ayı başında fabrikada çalışmaya başladım. İlk günüm daha dün gibi aklımdadır, hayatımın en heyecanlı günlerinden biri olduğu için olsa gerek.

Fabrikaya genel müdürün daktilosu olarak girmiştim. İşim oldukça basitti -daha doğrusu çevremdekiler öyle diyorlardı- ama benim hoşuma gidiyordu ve tatmin edici buluyordum, hala da ne kadar güzel bir işti diye düşünürüm (Onların kıskançlıklarından dolayı öyle söylediklerini bugün çok iyi biliyorum artık). Bay Gross’un mektuplarını yazar, gelen resmi yazılara verdiği cevapları daktiloya çeker, bitirdiklerimi dikkatlice okuduktan sonra ona sunardım. Yazıları daktiloya çektikten sonra, Bay Gross verdiğim yazıları sert bir yüz ifadesiyle okurken bir hata bulacak diye korkardım, hem de çok. İşimizi eksiksiz ve hatasız yapmak benim ve tüm Alman vatandaşlarının en önemli vazifesidir zira. Bu bekleme süreci içinde, yani onun çatılmış kaşları eski haline dönmeden, yüreğim küt küt atar, ellerimi yumruk haline getirir ve parmaklarımı olabildiğince sıkardım, öyle ki iş bittiğinde avcumun içi ve parmaklarım kıpkırmızı olmuş olurdu.

Müdür hata olmadığını görüp kağıtları masasının üzerine bıraktığında, ama yine de kendisinin önemli bir adam olmasından dolayı yapması gereken birkaç küçük değişikliği yaptıktan sonra, öyle bir rahatlardım ve içim öyle çok sevinçle dolardı ki, ne kadar uğraşırsam uğraşayım şu anda size bu sevinci anlatamam.

Kısa kessem iyi olacak. Bu mutluluğumuz uzun sürmedi; ben işe başladıktan üç yıl bir ay ve müdür benim yazılarımı ciddi bir şekilde okumayı bıraktıktan iki yıl yedi ay ve on iki gün sonra, ilk uçakların tepemizde uçmaya başladıklarını gördük ve hepimiz bu uçakların motorları bizim fabrikada üretilen uçaklardan olmadığını daha uçakları görmeden anladık. O günden tam iki ay yirmi yedi gün sonra ise, bir pazartesi sabaha karşıydı; yeni başlayan haftanın heyecanıyla erkenden yatmış olmanın da etkisiyle yaklaşmakta olan uçakların sesini daha uçaklar çok ama çok uzaktayken duydum ve hemen uyandım.

O gün ile başlayan hafta, tüm Dessau ve Almanya ulusu için halen felaketlerin en büyüğünün yaşandığı günler olarak hatırlanmaktadır ve daima hatırlanacaktır. En azından ben hayatımın sonuna kadar öyle hatırlayacağımdan adım ve Alman Ulusu’nun yüceliği kadar eminim. Size o acı dolu günleri nasıl tarif edebileceğimi bilemiyorum, ama o haftanın sonunda, ne babamın bizi ailece götürmeyi alışkanlık haline getirdiği müzikholün, ne de şehrin genç erkeklerinin en seçkinlerini bir arada görebileceğiniz ve benim hayatımda sadece üç kere gittiğim büyük sarayın davet salonunun ayakta kaldığını söylersem bir fikriniz olur sanırım. Bütün şehir yerle bir olmuştu.

Bay Gross’un hepimizi izinli saydığı o haftadan sonra onu bir daha hiç görmedim (biraz sonra anlatacağım çok acayip bir olay dışında) ve iş arkadaşlarımın çoğunu da öyle. Gördüklerim ise beni tanımamazlıktan geldi, hala da geliyorlar, sanki hepimiz bir zamanlar o büyük fabrikanın birer dişlisi olmamışız gibi. Ben ise şu anda hücremdeyim ve bir Alman tarafindan sorgulandıktan sonra nasıl olup da buraya konulduğumu halen anlamış değilim. O Alman beyefendinin ne dediğini pek anlayamamış olsam da, onun karşısındayken de aynen Bay Gross’un karşısındaymışım gibi yumruklarımı sonuna kadar sıkmış, avcumu ve parmaklarımı kanatmıştım, zira onun önemli bir bey olduğu da her halinden belliydi.

Yolumun buraya nasıl düştüğünü ve bu garip olayda Bayan Gross’un anlam veremediğim rolünü de kısaca anlattıktan sonra sizi rahat bırakacağım bayım söz, ama bugünlerde dertlerinizi paylaşabileceğiniz güvenilir bir Alman’a pek sık rastlanmadığını siz de takdir edersiniz. Bayan Gross, Bay Gross’un eşi yani, büyük fabrika müdürünün karısı ve büyük bahçeli müstakil bir evde dört çocuklu bir ailenin hanımı olarak pek de gösterişli bir kişiydi. Onunla ilişkilerim çok iyi sayılmasa da kötüydü de diyemem. Gerçi bir iş arkadaşım onun benim hakkımda çirkin sözler ettiğini, bana salak dediğini söylemişti bir keresinde, ama her neyse.

İşte Bayan Gross, bundan yaklaşık iki ay bir gün önce, fabrika kapanalı sekiz ay on üç gün olmuştu çok iyi hatırlıyorum, kocasını ve büyük oğlunu da yanına alarak beni kolumdan tuttuğu gibi size sözünü ettiğim Alman beyefendinin önüne götürdü ve kendisinden pek gurur duyarak ağzı kulaklarında bir halde beni ona şikayet etti.  Adam bana bazı sorular sordu, ne sorduğunu pek dinlemedim, ne sorarsa sorsun önemli değildi çünkü, ben iyi bir Alman vatandaşıydım ve görevlerimi eksiksiz yapmıştım ne de olsa. Üstelik, tüm bunların tanığı olan Bay Gross da oradaydı.

Sözünü ettiğim adam beni bu kodese koydu, sebebini tam olarak anlayamadım asla. Gestapo muhbirliği gibi bir şeyler söyledi, benim dediklerimi ise dinlemedi bile. Bayım sizin bu konu hakkında bir fikriniz yoktur değil mi? Neyse, bütün bu sızlanmalarımı boşverin siz, görevlerini harfiyen yerine getirmiş bir Alman vatandaşı olarak bir gün özgürlüğüme kavuşacağıma adım gibi eminim ben.

Aslına bakarsanız, tüm bu olaylarda esas anlayamadığım Bayan Gross’un benim tutuklanmama neden bu kadar sevindiği. Üstelik ben ona bir sürü iyilik de yapmıştım, hizmetçisiz kaldıklarında çamaşırları asmasına yardım etmiş, sakat doğmuş ve altı yaşına gelmiş olan gerizekalı oğullarını yetkililere haber vermiş ve o çocuktan kurtulmalarını sağlamıştım en önemlisi. Sakat ya da gerizekalı çocukları polise haber vermek çok önemli bir vatandaşlık göreviydi o zamanlar, son zamanlarda nedense bu önemli duyurular pek duyulmaz oldu. Bayan Gross neden bana bunu yaptı, gerçekten hiç anlamış değilim hala. Her Alman’ın yerine getirmesi gereken bu vatandaşlık görevinden dolayı bana kızmış olması mümkün olamaz, öyle değil mi?