Düşündüren resimler – I
Tamamen bilgisayarda çizdiğim bu resimsi, kime ne düşündürür bilmem ama yine de bir görün istedim. Eserimin adını da “Denizde Fırtına [Van Gogh Usulü]!” koydum. İngilizcesi “Storm in the Sea [a lá Van Gogh]!” oluyor :)
Üstüne tıklarsanız büyüyeceğini umuyorum. Ve hiçbir şey düşündürtemese bile, en azından kendi zamanına göre zavallı bir garibanı, sanat tarihi için ise büyük bir yaratıcı dehayı bir kaç dakikalığına da olsa hatırlatacağını size…
Önce Steve Jobs’un bana göre neden önemli bir adam, daha doğrusu geçtiğimiz yılların önemli insanlarından birini olduğunu kendi anlayışım çerçevesinde anlatmaya çalışayım.
Özellikle, 20. Yüzyıl’ın ortalarından itibaren bilimin ve teknolojinin gelişiminin akıl almaz bir hız kazanması, her araştırma alanındaki bilgi birikiminin yeni çalışmalarla devasa boyutlara ulaşması, genel bir kanaatin yerleşmesine neden oldu.
Bu görüşe göre, yeni buluşlar, gelişmeler veya bilimde büyük sıçrama yaratacak keşifler tek bir kişi tarafından yapılamazdı artık. Tüm bilim dalları bir insanın yalnız başına başedemeyeceği o kadar çok bilgi ve ayrıntıyla doluydu ki, eğer bir gelişme olacaksa, bu ancak çeşitli disiplinlerden uzmanların bir araya gelen bir takımın altından kalkabileceği bir yük olabilirdi ancak.
Bir zamanlar Galileo‘nun, Newton‘un, ya da Einstein‘in yaptığı gibi tek kişi, yalnız başına bir konu üzerinde çalışarak yeni buluşlar yapamazdı, o alanı sonsuza kadar değiştiremezdi artık, bu mümkün değildi. Bir başarı ve ilerleme sağlanmak isteniyorsa, bu ancak yetkin kişilerden bir takımın ortak aklının ürünü olabilirdi, bilgi çağının gerektirdiği buydu.
Ama bu fikrin atladığı bir nokta vardı bence ve Steve Jobs da bu noktanın yaşayan en göz önünde ve en bilinir kanıtı olduğu için önem taşıyordu bence.
O da herhangi bir çalışmanın, gelişmenin, ilerlemenin veya adına ne derseniz deyin belirgin farklılıklar ve katma değer taşıyan bir “üretim” sürecinin tek bir insanın beynindeki ufacık bir fikirle başladığıdır.
Her büyük buluş, keşif ya da ürün, daha kimse böyle birşeyi hayal dahi etmezken, hatta olabileceğine imkan dahi vermezken, kafasında oluşan bu küçük fikri besleyip büyüten, onu ta bu fikir gerçekliğe bürününe dek koruyan, kollayan, çocuğu gibi sahiplenen belki normalde tek başına güçsüz, ama sarsılmaz kararlılığı sayesinde durdurulamaz bir güce dönüşen tek bir insanın zihninin ürünüdür.
Ve hiçbir ilerlemeci aktivite, hangi alanda olursa olsun, tek bir itici gücün varlığı olmadan ne doğabilir, ne geliştirilebilir, ne de en sonunda somut bir şekle getirilebilir: Bu itici güç de herşeyi başlatan o “yaratıcı” zekadır.
Şimdi, muhtemelen aranızda yukarıdaki satırları Steve Jobs’ın ölümü nedeniyle yazmış olmamı abartılı bulanlar olacak.
Apple ürünlerinin eninde sonunda birer tüketici ürünü olduğunu, Jobs’un teknolojiye gerçek anlamda yaptığı katkıların o kadar da çığır açıcı ve önemli kabul edilemeyeceğini, bilimsel açıdan yani bilgiişlem alanı çalışmaları açısından) onunkilere benzer, hatta daha da değerli çalışmalar yapan pek çok insanın da var olduğunu savunanlarınız olacak.
Medyanın pompaladığı, tek bir kişinin “tanrılaştırılması” sanrısına benim de düştüğümü düşünecek bazılarınız. Bazıları da Steve Jobs’un sanki Apple‘ın bütün ürünleri tek başına yaratmış gibi gösterildiğini, oysa ona bağlı çalışan, muhtemelen hepsi alanlarının en iyilerinden oluşan bir çalışanlar ordusunun onun için çalıştığını ileri sürecekler.
Eğer böyle düşünenleriniz varsa gerçekten, -tavsiyeye ihtiyacı yok kimsenin ama- pek de haddim olmadan şu kadarını söyleyebilirim size: Muhtemelen söylediklerinizde önemli derece haklılık payı vardır. Söyleyebileceğiniz noktaların bir kısmına benim de sonuna kadar katılacağımı rahatlıkla söyleyebilirim.
Ama benim asıl üzerinde durduğum nokta başka bir şey ve bu yüzden bu iddiaların tümü tamamen doğru olsa dahi, bu yazının temel savını etkileyemeyecekler.
Neden mi? 1997‘de kurumsal tarihin en büyük batıklarından biri haline gelmek üzere olan, hatta çoktan gelmiş Apple şirketinin, o yıl Steve Jobs‘un tekrar başa gelmesinden sadece dört yıl sonra ilk Ipod‘u piyasaya sürmesiyle başlayan ve tüm teknoloji pazarını kökten değiştiren günümüze kadar süren delice değişim süreci görmezden gelmek kimsenin harcı değildir zira, işte o yüzden.
Yazının başının dönecek olursak…
Binyıllarca süren insan medeniyetinin doğasının, sadece bir ya da bir kaç nesilde yaşanan dışsal etkilerle değişmediğinin, değişemeyeceğinin taş gibi bir kanıtını ortaya koyduğu için kutsuyorum Steve Jobs’u.
Değişmeyen bu nokta ise, başta söylediğim gibi, her gelişimin cesur, sürüden ayrılmaktan korkmayan, kendini inandığı yola adamış tek bir “yaratıcı” kafada başladığından başka bir değildir.
Nesillerdir değişmeyen bu gerçek, belki daha zorlukla seçilebilir, daha az görünür hale gelmiştir yaşadığımız karman çorman bu “modern” dünyada, ama her zamanki kadar, belki de daha güçlü olarak varlığını sürdürmektedir bence.
Benim için Steve Jobs, işte bu yüzden önemli bir adamdır, Apple ürünlerine hayran olduğum için ya da başka bir nedenden değil yani.
♠ ♣ ♥ ♦
Yazıyı tamamladım, meraklanmayın. Sadece muhtemelen % 90′ınızın çoktan haberdar olduğu, Steve Jobs’un Standford mezuniyet töreninin videosunu ve yazyıa dökülmüş halini de eklemek istedim en sona.
Bence, bir hayatı nasıl geçirmek gerektiği konusunda yabana atılmayacak bir felsefe içerdiği için…
Bizimkinden oldukça farklı bir kültür ve dünya anlayışını, başarılarını yadsıyamayacağız bu adamdan dinleyebilememize ve okumamıza olanak sağlayacaği için bir de…
http://www.youtube.com/watch?v=UF8uR6Z6KLc
Konuşmanın metninin tam tekmil dökümünü, ama ne yazık ki İngilizce olarak yazının devamında bulabilirsiniz. Ama bakarsınız, bu durumlardaki kurtarıcım Oğuzhan yine hızır gibi yetişir imdadıma ve güzelce çevirir bu yazıyı da Türkçe’ye.. Hani olur ya, yapar belki, bu yazıyı okuyup beğenirse eğer.
Rita A. Della Vecchia adlı kişinin 1988‘de patentini aldığı aşağıdaki buluş, siz meşgul olduğunuzda köpeğinizin bakımıyla ilgilenilmesini sağlıyormuş (ne kadar sağladığını, aletin çalışmasını kafanızda canlandırıp siz takdir edersiniz artık):
Patentin açıklama kısmında da şunlar yazıyor:
“Köpekle insan arasındaki ilişki incelendiğinde, köpeği okşamak, sıvazlamak, kaşımak gibi dokunmaya dayalı aktivitelerin en önde gelen faktörlerden olduğu görülür. Bu pratik buluş ile çalışacak olan mekanik cihazın bu faaliyetleri insanların yerine yapması ile öğrenilmiş davranışlar sayesinde köpeğin zamanla cihazın dokunuşlarına alışacağı ve cihazın hareketlerini sahibinin dokunuşları ile ilişkilendireceği öngörülmektedir.”
Bu sayfaya isteyerek geldiyseniz, her halukarda aşağıdaki blogların listesinin tam size göre olduğunu varsayıyorum. Yok, şans eseri, örneğin Google’da ilgisiz bir şeyler ararken düştüyseniz eğer, o zaman da aşağıdaki linklere bir şans verip tıklamanızı öneriyorum. Çoğunu oldukça ilginç ve eğlendirici, hatta bazı açılardan yeni şeyler öğretici bulacağınıza eminim.
İşte, hala İnternetin ana dili olmaya devam eden İngilizce olarak yazılan, yaratıcılık, inovasyon ve yenilikçilik konuları üzerine bir tutam özenle seçilmiş en baba blogların listesi, karışık bir sıralama ile karşınızda:
- Doors of Perception *
- Endless Innovation (nam-ı diğer “Big Think“)
- Applied Imagination *
- Innovate on Purpose
- Outside Innovation
- Innovation Tools (ya da “Innovation Weblog“) *
- Phil McKinney **
- Exploding Creativity
- Brand New Day
Vakit cidden nakit olursa? [Video]
Oldukça umut veren, geniş bir hayal gücüne dayalı bir film gibi görünüyor In Time. Film, 1990′ların en dikkat çekici bilimkurgu filmlerinden biri olan Gattaca’nın yönetmeni de olan Andrew Niccol‘un son çalışması ve IMDB‘ye bakılacak olursa, bu sene Kasım’da gösterime girecekmiş.
Filmin temel çıkış noktası bizim yoğun olarak kullandığımız “vakit nakittir” atasözünden yola çıkıyor ve bu sözün mecazi değil, gerçek olduğu bir zamanı anlatıyor. Buna göre, 21. yüzyılın sonlarında artık zaman “para”nın yerini almış, yani artık temel para birimi zaman haline gelmiştir. İnsanların yaşlanması 25 yaşına geldiklerinde durmakta ve eğer ondan sonra yeni “zaman” satın almazlarsa, mecburen ölmektedirler.
Filmi, değer birimi olarak paranın yerine zaman gibi soyut bir kavramı koyması açısından fikir olarak dikkate değer buluyorum. Umarım umutlarımızı boşa çıkarmaz. Filmin yayınlanan ilk tanıtım fragmanı da hiç fena değil, izlemenizi öneririm.
http://www.youtube.com/watch?v=XnGHQokMhZ0
Aşağıda izleyeceğiniz video, WWF için yeni hazırlanan tanıtım videolarından biri. Yandaki pandalı logosu aslında hepimiz için bir yerlerden tanıdık olan bu organizasyon, dünyadaki doğal hayatı koruma ve insanların doğayla uyumlu yaşaması amacını güden en büyük sivil toplum örgütlerinden biri.
İsminin orijinal (ve artık pek de kullanılmayan) açılımı World Wildlife Fund olan bu kuruluş, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de oldukça kapsamlı faaliyetlerde bulunuyor ve gayet zengin bir web sitesine de sahip. Dilerseniz, sitelerini buradan ziyaret edebilirsiniz.
Bu kısa tanıtımdan sonra videoya dönebiliriz sanıyorum. Bu kısacık video, bana kalırsa küçük bir başyapıt bile sayılabilecek denli güzel bir sanat eseri. Kırk saniye süren bu görsel şölenin her bir sahnesi öncesinde ne kadar çok düşünülüp emek harcandığını, renklerin kullanımından kareografiye, kamera kullanımından videonun kurgulanmasına kadar ne kadar önemli bir hayal gücü ve çalışma gerektiğini hayal bile edemiyorum.
Umarım siz de benim kadar seversiniz, “hepimizin dünyası yaşadığımız yer” temalı bu videoyu. Son olarak belirtmeden geçmiş olmayayım, videoyu lustik adlı bir blogda gördüm, kaynağı orası.
Malum, özellikle son yıllarda her daim gündemde olan popüler konulardan biri, günümüzde dünyada üretilen “veri“nin inanılmayacak boyutlara ulaşmış olması ve belki de daha önemlisi, bilgisayarların artık bu verilerin büyük çoğunluğunu işleyerek insanoğlunun birçok işini kolaylaştıracak, hatta zor problemlerini çözecek kapasiteye sahip hale gelmesi.
Bu gelişmeye iki açıdan yaklaşmak mümkün ve bence her iki yaklaşımın da haklılık yönü var. Bu sebepten, hayatlarımıza pratik olarak yeni yeni giren ve daha çok tartışılacak bu kitlesel “veri toplama ve işleme” olgusunu biraz daha eşelemekte fayda var:
İlk olarak, kanımca teknolojinin yardımıyla ulaşılan bu seviyenin çok önemli yararları olduğu yadsınamaz bir gerçek: Eskiden yıllar süren bilimsel araştırmaların gelişen işlemcilerin gücüyle çok daha çabuk tamamlanabilmesinden tutun, enerji, sağlık, şehir hayatı, çevre gibi akla hayale gelmedik konularda eskiden ulaşamadığımız çözümlere ulaşmamızı sağlıyor, çok daha fazlasını da sağlayacak. Dünyanın en büyük teknoloji şirketleri bu konularda geliştirdikleri yeni tekniklerle gerek özel sektör, gerekse de dünya çapındaki kamu idarelerinin karşılaştıkları problemlere çözümler sunmaya çalışıyorlar bu yüzden.
Süper bilgisayarların kapasiteleri ve yapabildiklerinin artış hızı da bu gelişmeye başka bir güzel örnek olabilir.
Bir de bu gelişmelerin diğer yönü var elbette: İnsanı biraz korkutan, endişe veren, rahatsız eden, hafiften de karanlık bir özellik bu. İnsanları her yerde takip eden elektronik gözler, data toplamak için insanların en özel davranışlarını bile işleyip sınıflandıran sistemler, her kullanıcının internet üzerindeki davranışlarını izleyen dev internet ve teknoloji firmaları, bu karanlık yönün kendini yavaş yavaş göstermeye başladığı alanlar olarak karşımıza çıkmaya başlıyor.
Toplumda gittikçe yaygınlaşan teknofobi duygusunu asıl besleyen de bu bahsettiğim olgu bence, insanları özel hayatlarının gizliliğini koruyamadıkları için endişe hatta hafif paranoya duygusu gibi tepkilere sürükleyen de. Bu veri toplama işinin hayatın gittikçe daha çok yaygın alanına girmesi, hepimizin 1984 romanından aşina olduğu, totaliter ve herşeyi kontrol eden “Büyük Birader” kavramını ister istemez akla getiriyor. Başka bir örnek olarak, bu korkudan kendisi de fena halde muzdarip olan öncülerden ünlü yazar Philip K. Dick‘in bir öyküsünden uyarlanan Total Recall filmi de hatırlanabilir.
İnsanlar, doğru ya da yanlış, ama kesinlikle doğal olarak bu şekilde yavaş yavaş -eğer varsa- “özgür iradelerini” kaybedeceklerini öngörüyor ve geleceği gitgide daha da kötümser hayallerle gözlerinde canlandırıyorlar. Onları rahatlatacak akla yatkın ve genel geçer bir önlemin de çok fazla ortalarda olduğunu söyleyemek mümkün değil gibi görünüyor.
Dediğim gibi, bu oldukça uzun bir konu ve dünya biz isteyelim ya da istemeyelim belli bir yöne doğru gidiyor işte.
Benim aklıma bunlar nasıl geldi de oturdum bu yazıyı yazdım diye soracak olursanız, size Amerikan Wired dergisinin Ağustos 2011 sayısının son sayfasında gördüğüm oldukça yaratıcı bir çalışmadan bahsederim.
Wired’ın her sayısının son sayfasında okuyucularından belirli bir konuda geleceğin ürünlerini hayal edip dergiye göndermelerini istemesi ve aralarından en beğendiğini yayınlaması gibi hoş bir geleneğe dayanan derginin “Found” ismindeki (yarışma) bölümündeki bu dizayn, gelecekte veri toplamanın nerelere kadar girebileceğini (tuvaletlerimize kadar örneğin!), ne tür bilgileri kolaylıkla toplayabileceğini ve bu bilgileri bizi reklam bombardımanına tutmak ve kimbilir başka daha ne amaçlar için kullanabileceğini çok basit ve eğlenceli (eğlenceli mi?!!) bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kıssadan hisse, aşağıda yer alan şu resim şu ana kadar ettiğim bir ton laftan çok daha ustalıkla ve etkili bir şekilde meramını anlatıp işi bitiriyor (Üstelik üzerine tıklayınca bayağı bir büyüyebiliyor bile).
Bizim elimizden de yapanın da, yayınlayanın da eline sağlık demekten başka birşey gelmiyor. Zaten ne denir ki başka buna?
Arşiv
- <
Yazı kategorileri
Rastgele yazılar
- Mutluluk üzerine son araştırmalar, çok uzatmadan ama...
- Okulda yaratıcılığa yer var mı?
- İstanbul için tarihteki (muhtemelen) ilk çılgın proje!
- Nasıl iyi bir yalancı olunur?
- Siz hala yazı tura atınca, yazı veya tura gelme şansının eşit olduğunu düşünedurun...
- Neşeli Beyin 1 (yazıyla bir) yaşında!
- Peki, tuvalet kağıdı nasıl üretiliyor, onu biliyor musunuz? - [Video]
- Her gün yaşadıklarını o gece unutan kadının vakası
- Maharetli genler üzerine büyüleyici masallar
- Döneceğim, söz!
Dikkat! Önemli anket
Loading ...Son Günlerde Çok Okunanlar
- Üç dakikada 1000 yıllık Avrupa tarihi [Video] (248)
- Albert Einstein’in beyni 2009 yılında yeniden incelendi ve… (207)
- Düşündüren cümleler – XII (97)
- Zeki insanlar seçimlerini nasıl yaparlar? (94)
- Akıllı ve yetenekli insanlar neden başarısız olurlar? (83)
- Mutluluk aslında neden bir ruhsal bozukluk sayılmalı? (82)
- Bir zaman makinesi nasıl yapılır? (79)
- Yaratıcılığın 33 yolu (77)
- Kırmızı başlıklı kızın “gerçek” hikayesi (60)
- Hepimizin dünyası, içinde yaşadığımız yer [Video] (55)

![Van Gogh usulu denizde fırtına Storm in the Sea [a lá Van Gogh]](http://neselibeyin.com/wp-content/uploads/2011/10/Van-Gogh-usulu-denizde-fırtına-1024x554.jpg)





