Currently viewing the category: "yaratıcılık"

Bence, hiç hem de hiç aklınıza gelmeyecek bir yolla… İki ya da üç haneli sayıların çarpımında, sonucu bulmak için bakın Japonlar nasıl bir yöntem izliyorlarmış:

Aynı sorunun karşısında, insan beyninin nasıl birbiriyle ilgisiz çözümler geliştirebildiğini göstermesi açısından da dikkate değer buldum bu videoyu.

Sizce de ilgi çekici değil mi?

Not: Aklıma sonradan geldi, eklemeden edemedim. Yukarıda insanoğlunun aynı sorunlar karşısında nasıl da birbirinden farklı ve yaratıcı çözümler üretebildiğinden bahsederken, kendimize haksızlık etmişim. YGS’deki şifre olayı esas tüm bu acayip çözümlerin ağababası değildir de nedir, sorarım size :))

Matt Owen ismindeki bir tasarımcının blogunda minimalist ve gerçekten çok iyi düşünülmüş bazı popüler film posterlerine rastladım.

Yaratıcılığın yanında, bu posterlerin aynı zamanda yapmaları gereken işlevi de fazlasıyla yerine getirdiklerini düşünüyorum. Yani, filmin özünü çok sade biçimde bir kaç şekille anlatabiliyorlar. Kendi zevkime göre seçtiğim bazı örneklere buyrun:

Birds - Alfred Hitchcock

Dawn of the Dead

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

A Christmas Story

A Clockwork Orange

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Psycho (Sapık)Usual Suspects (Olağan Şüpheliler)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha fazlasını Matt Owen’ın blogunda görme şansınız var elbette. Hatta görseniz memnun kalırsınız, benden söylemesi :)

Tamamen bilgisayarda çizdiğim bu resimsi, kime ne düşündürür bilmem ama yine de bir görün istedim. Eserimin adını da “Denizde Fırtına [Van Gogh Usulü]!” koydum. İngilizcesi “Storm in the Sea [a lá Van Gogh]!” oluyor :)

Üstüne tıklarsanız büyüyeceğini umuyorum. Ve hiçbir şey düşündürtemese bile, en azından kendi zamanına göre zavallı bir garibanı, sanat tarihi için ise büyük bir yaratıcı dehayı bir kaç dakikalığına da olsa hatırlatacağını size…

 

Storm in the Sea [a lá Van Gogh]

Denizde Fırtına

Önce Steve Jobs’un bana göre neden önemli bir adam, daha doğrusu geçtiğimiz yılların önemli insanlarından birini olduğunu kendi anlayışım çerçevesinde anlatmaya çalışayım.

Özellikle, 20. Yüzyıl’ın ortalarından itibaren bilimin ve teknolojinin gelişiminin akıl almaz bir hız kazanması, her araştırma alanındaki bilgi birikiminin yeni çalışmalarla devasa boyutlara ulaşması, genel bir kanaatin yerleşmesine neden oldu.

Bu görüşe göre, yeni buluşlar, gelişmeler veya bilimde büyük sıçrama yaratacak keşifler tek bir kişi tarafından yapılamazdı artık. Tüm bilim dalları  bir insanın yalnız başına başedemeyeceği o kadar çok bilgi ve ayrıntıyla doluydu ki, eğer bir gelişme olacaksa, bu ancak çeşitli disiplinlerden uzmanların bir araya gelen  bir takımın altından kalkabileceği bir yük olabilirdi ancak.

Bir zamanlar Galileo‘nun, Newton‘un, ya da Einstein‘in yaptığı gibi tek kişi, yalnız başına bir konu üzerinde çalışarak yeni buluşlar yapamazdı, o alanı sonsuza kadar değiştiremezdi artık, bu mümkün değildi. Bir başarı ve ilerleme sağlanmak isteniyorsa, bu ancak yetkin kişilerden bir takımın ortak aklının ürünü olabilirdi, bilgi çağının gerektirdiği buydu.

Ama bu fikrin atladığı bir nokta vardı bence ve Steve Jobs da bu noktanın yaşayan en göz önünde ve en bilinir kanıtı olduğu için önem taşıyordu bence.

Steve Jobs (1955 - 2011)

O da herhangi bir çalışmanın, gelişmenin, ilerlemenin veya adına ne derseniz deyin belirgin farklılıklar ve katma değer taşıyan bir “üretim” sürecinin tek bir insanın beynindeki ufacık bir fikirle başladığıdır.

Her büyük buluş, keşif ya da ürün, daha kimse böyle birşeyi hayal dahi etmezken, hatta olabileceğine imkan dahi vermezken, kafasında oluşan bu küçük fikri besleyip büyüten, onu ta bu fikir gerçekliğe bürününe dek koruyan, kollayan, çocuğu gibi sahiplenen belki normalde tek başına güçsüz, ama sarsılmaz kararlılığı sayesinde durdurulamaz bir güce dönüşen tek bir insanın zihninin ürünüdür.

Ve hiçbir ilerlemeci aktivite, hangi alanda olursa olsun, tek bir itici gücün varlığı olmadan ne doğabilir, ne geliştirilebilir, ne de en sonunda somut bir şekle getirilebilir: Bu itici güç de herşeyi başlatan o “yaratıcı” zekadır.

Şimdi, muhtemelen aranızda yukarıdaki satırları Steve Jobs’ın ölümü nedeniyle yazmış olmamı abartılı bulanlar olacak.

Apple ürünlerinin eninde sonunda birer tüketici ürünü olduğunu, Jobs’un teknolojiye gerçek anlamda yaptığı katkıların o kadar da çığır açıcı ve önemli kabul edilemeyeceğini, bilimsel  açıdan yani bilgiişlem alanı çalışmaları açısından) onunkilere benzer, hatta daha da değerli çalışmalar yapan pek çok insanın da var olduğunu savunanlarınız olacak.

Medyanın pompaladığı, tek bir kişinin “tanrılaştırılması” sanrısına benim de düştüğümü düşünecek bazılarınız. Bazıları da Steve Jobs’un sanki Apple‘ın bütün ürünleri tek başına yaratmış gibi gösterildiğini, oysa ona bağlı çalışan, muhtemelen hepsi alanlarının en iyilerinden oluşan bir çalışanlar ordusunun onun için çalıştığını ileri sürecekler.

Eğer böyle düşünenleriniz varsa gerçekten, -tavsiyeye ihtiyacı yok kimsenin ama- pek de haddim olmadan şu kadarını söyleyebilirim size: Muhtemelen söylediklerinizde önemli derece haklılık payı vardır. Söyleyebileceğiniz noktaların bir kısmına benim de sonuna kadar katılacağımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Ama benim asıl üzerinde durduğum nokta başka bir şey ve bu yüzden bu iddiaların tümü tamamen doğru olsa dahi, bu yazının temel savını etkileyemeyecekler.

Neden mi? 1997‘de kurumsal tarihin en büyük batıklarından biri haline gelmek üzere olan, hatta çoktan gelmiş Apple şirketinin, o yıl Steve Jobs‘un tekrar başa gelmesinden sadece dört yıl sonra ilk Ipod‘u piyasaya sürmesiyle başlayan ve tüm teknoloji pazarını kökten değiştiren günümüze kadar süren delice değişim süreci görmezden gelmek kimsenin harcı değildir zira, işte o yüzden.

Yazının başının dönecek olursak…

Binyıllarca süren insan medeniyetinin doğasının, sadece bir ya da bir kaç nesilde yaşanan dışsal etkilerle değişmediğinin, değişemeyeceğinin taş gibi bir kanıtını ortaya koyduğu için kutsuyorum Steve Jobs’u.

Değişmeyen bu nokta ise, başta söylediğim gibi, her gelişimin cesur, sürüden ayrılmaktan korkmayan, kendini inandığı yola adamış tek bir “yaratıcı” kafada başladığından başka bir değildir.

Nesillerdir değişmeyen bu gerçek, belki daha zorlukla seçilebilir, daha az görünür hale gelmiştir yaşadığımız karman çorman bu “modern” dünyada, ama her zamanki kadar, belki de daha güçlü olarak varlığını sürdürmektedir bence.

Benim için Steve Jobs, işte bu yüzden önemli bir adamdır, Apple ürünlerine hayran olduğum için ya da başka bir nedenden değil yani.

♠  ♣  ♥  ♦

Yazıyı tamamladım, meraklanmayın. Sadece muhtemelen % 90′ınızın çoktan haberdar olduğu, Steve Jobs’un Standford mezuniyet töreninin videosunu ve yazyıa dökülmüş halini de eklemek istedim en sona.

Bence, bir hayatı nasıl geçirmek gerektiği konusunda yabana atılmayacak bir felsefe içerdiği için…

Bizimkinden oldukça farklı bir kültür ve dünya anlayışını,  başarılarını yadsıyamayacağız bu adamdan dinleyebilememize ve okumamıza olanak sağlayacaği için bir de…

http://www.youtube.com/watch?v=UF8uR6Z6KLc

Konuşmanın metninin tam tekmil dökümünü, ama ne yazık ki İngilizce olarak yazının devamında bulabilirsiniz. Ama bakarsınız, bu durumlardaki kurtarıcım Oğuzhan yine hızır gibi yetişir imdadıma ve güzelce çevirir bu yazıyı da Türkçe’ye.. Hani olur ya, yapar belki, bu yazıyı okuyup beğenirse eğer.

Continue reading »

Rita A. Della Vecchia adlı kişinin 1988‘de patentini aldığı aşağıdaki buluş, siz meşgul olduğunuzda köpeğinizin bakımıyla ilgilenilmesini sağlıyormuş (ne kadar sağladığını, aletin çalışmasını kafanızda canlandırıp siz takdir edersiniz artık):

Köpek okşama makinesi

Patentin açıklama kısmında da şunlar yazıyor:

“Köpekle insan arasındaki ilişki incelendiğinde, köpeği okşamak, sıvazlamak, kaşımak gibi dokunmaya dayalı aktivitelerin en önde gelen faktörlerden olduğu görülür. Bu pratik buluş ile çalışacak olan mekanik cihazın bu faaliyetleri insanların yerine yapması ile öğrenilmiş davranışlar sayesinde köpeğin zamanla cihazın dokunuşlarına alışacağı ve cihazın hareketlerini sahibinin dokunuşları ile ilişkilendireceği öngörülmektedir.”

İnovasyon ve yaratıcılık konulu siteler ve kaynaklar

Bu sayfaya isteyerek geldiyseniz, her halukarda aşağıdaki blogların listesinin tam size göre olduğunu varsayıyorum. Yok, şans eseri, örneğin Google’da ilgisiz bir şeyler ararken düştüyseniz eğer, o zaman da aşağıdaki linklere bir şans verip tıklamanızı öneriyorum. Çoğunu oldukça ilginç ve eğlendirici, hatta bazı açılardan yeni şeyler öğretici bulacağınıza eminim.

İşte, hala İnternetin ana dili olmaya devam eden İngilizce olarak yazılan, yaratıcılık, inovasyon ve yenilikçilik konuları üzerine bir tutam özenle seçilmiş en baba blogların listesi, karışık bir sıralama ile karşınızda:

Bunları özel bir çalışmadan yapmadan yazdım, yani aslında ilk aklıma gelenler olarak da düşünebiliriz. Dolayısıyla, büyümeye açık bir liste ve sizin de önerilerinizi her zaman beklerim.
Not: Yanlarında yıldız olanlar benim daha bir tuttuklarım, onların da bir farkı olsun diye öyle mimledim onları.

Oldukça umut veren, geniş bir hayal gücüne dayalı bir film gibi görünüyor In Time. Film, 1990′ların en dikkat çekici bilimkurgu filmlerinden biri olan Gattaca’nın yönetmeni de olan Andrew Niccol‘un son çalışması ve IMDB‘ye bakılacak olursa, bu sene Kasım’da gösterime girecekmiş.

Filmin temel çıkış noktası bizim yoğun olarak kullandığımız “vakit nakittir” atasözünden yola çıkıyor ve bu sözün mecazi değil, gerçek olduğu bir zamanı anlatıyor. Buna göre, 21. yüzyılın sonlarında artık zaman “para”nın yerini almış, yani artık temel para birimi zaman haline gelmiştir. İnsanların yaşlanması 25 yaşına geldiklerinde durmakta ve eğer ondan sonra yeni “zaman” satın almazlarsa, mecburen ölmektedirler.

Filmi, değer birimi olarak paranın yerine zaman gibi soyut bir kavramı koyması açısından fikir olarak dikkate değer buluyorum. Umarım umutlarımızı boşa çıkarmaz. Filmin yayınlanan ilk tanıtım fragmanı da hiç fena değil, izlemenizi öneririm.

http://www.youtube.com/watch?v=XnGHQokMhZ0

Stop Copying Plugin made by VLC Media Player