Bu yazıya önce kısa bir takdim gerekiyor sanırım.
Bundan bir süre önce, yine internetin unutulmuş, köhne ve nem kokan dehlizlerinde korkuyla karışık bir şaşkınlıkla etrafıma bakına bakına dolaşırken, Nikola Tesla ve Mark Twain‘in önceden de haberdar olduğum arkadaşlıklarına ilişkin bir yazıya rastlamış, oldukça ilgi çekici bulmuş ve hemen daha sonra değerlendirmek üzere zulaya atmıştım.
Yaz rehavetinden olsa gerek daha sonra yazıyla bir türlü ilgilenemedim, ama bir yandan da heba olmasına gönlüm bir türlü elvermedi.O güzel ve sıcacık yaz günlerinin etkisiyle olsa gerek [evet, mevsimin yaz olduğunu tekrarlayıp duruyorum ki artık gitmekte olduğunun farkına varmanıza bir katkım olsun!] kendimi üşengeçliğin rahat kollarına bırakmış idim. Hatta, bu duygularımı en içten bir şekilde ifade ettiğim Friendfeed iletisi de hala burada bir ibret vesikası gibi durur.
Tüm bunların üzerinden iki buçuk ay geçtiğine inanması ne kadar zorsa bir o kadar da gerçek. Daha önce Neşelibeyin‘e “Türkiye’de Bilim Üzerine” adında şahane bir yazısı ile katkıda bulunan Oğuzhan ise, benim o günlerde uzağından bile geçmediğim bir emek harcama isteği ve kararlılık göstererek, bu yazı üzerinde hemen çalışmaya başlamıştı bile.
Evet, gerçekten 2000 yılında Katherine Krumme adındaki, o zamanlar Berkeley Üniversitesi’nde mühendislik okuduğunu anladığımız (ama ne mühendisliği olduğunu bilemediğimiz) yazara e-mail dahi atarak yayınlamak için izin istediği hikayesinin gerçek olduğunu ben de gerekirse teyit edebilirim.
Ama gel gör ki, aile terbiyesinden nasibini pek almadığını tahmin ettiğimiz bu kendini beğenmiş Anglo-Sakson bozuntusu, Oğuzhan‘ın e-maillerine bir türlü cevap vermedi (ya da belki de sadece artık o adresi kullanmıyor da olabilirdi tabi).
Her neyse, kısa bir süre içerisinde çevirisini tamamlayan Oğuzhan, yine büyük bir nezaketle yazıyı Neselibeyin‘de yayınlayabileceğimi söyledi ve çeviriye bir göz atmamı rica etti. İşte, etraf o günden sonradır ki büyük bir sessizliğe gömüldü, insanlar ve kuşlar dahil tüm hayvanat sustu, hatta evrenin tamamı adeta yaratılıştan önceki mutlak sessiz haline döndü. Zira ben sanki Noam Chomsky‘nin üstadı bir dilbilimcisi edasında, yazıya bakmak için zaman ayıramadım bir türlü. O günden bugüne, bu böyle iki buçuk ay sürdü gitti.
Her neyse, laf çektikçe uzuyor. Velhasıl kelam, Oğuzhan’ın nazik bir hatırlatması ile (hayır, tekme olmadı hiç!) bugün yazıyı yayınlama fırsatını bulabiliyorum. İşte, Oğuzhan‘ın güzel çevirisi ile bu iki egzantirik ve müthiş şahsiyetin, Twain ile Tesla‘nın arkadaşlıklarının hikayesi…
Mark Twain ile Nikola Tesla:
Gök gürültüsü ve Şimşek!
Ünlü yazar ve mizahçı Mark Twain’in şöyle bir sözü vardır: “Gök gürültüsü iyidir, gök gürültüsü etkileyicidir; ama noktayı koyan şimşek olur.” Twain’i Nikola Tesla’ya bağlayan, belki de, bu görkemli aydınlanma olayına duyduğu hayranlık ve Tesla’nın ışıkla dilediği gibi oynama konusundaki yeteneğiydi. Bu iki adamın arkadaşlığı biraz sıradışı görünse bile, o dönemden kalan oldukça sağlam belgelerle kanıtlanabiliyor.
Tesla uzun boylu, çelimsiz ve kendine özgü alışkanlıkları olan bir adam; adı pek anılmayan bir mühendis ve mucit; Twain ise etkileyici kalemiyle, zamanının en tanınan ve en çok sevilen Amerikan yazarlarından biriydi. Bu farklılıklarına karşın ikisi, sağlam ve uzun süreli bir arkadaşlık geliştirebilmiş ve sık sık Manhattan’daki Player’s Club’ta veya Tesla’nın laboratuvarında buluşurlardı. İşte, ikilinin birbirlerine öyküler anlattıkları, gülüp eğlendikleri ve tabii ki Twain’in hayranlık duyduğu şimşek gösterilerinin yapıldığı yerler de buraları idi.
İkilinin ilk karşılaşması yüz yüze değil, Twain’in yazdıkları üzerinden oldu. Tesla özgeçmişinde, onun için, arkadaşlıklarının ta baştan belli olan niteliklerine değinir ve Twain’i kendisine ilham veren ilk insanlardan biri olarak anlatır. Tesla’nın, “Carlstadt’taki Real Gymnasium’daki (bir okul) çalışmaları sırasında, tehlikeli bir hastalık, daha doğrusu bir kaç hastalık yüzünden yatalak olmuştum ve durumum o kadar kötüleşmişti ki doktorlar umutlarını yitirmişlerdi.” dediği iddia ediliyor.
Tesla’nın, sonradan yaşamını dolaylı da olsa borçlu olduğunu söyleyeceği, Mark Twain’in çalışmalarını keşfetmesi de bu derin umutsuzluk dönemine denk geliyor. Ne var ki Tesla’nın aktardığı bu anektodun gerçekliği hakkında soru işaretleri var. Margaret Cheney konuyla ilgili olarak “Twain o güne kadar, okyanusu aşıp bir Hırvat kütüphanesine girecek hemen hemen hiçbir şey yazmamıştı.” diyor. Bu anlatı gerçek olsun veya olmasın etkileyici bir arkadaşlığın temellerinde yattığı ortada ve Tesla, Twain’in bir mucizeden aşağı kalır yanının olmadığını belirterek, yazara ve eserlerine duyduğu saygıyı ortaya koyuyor. Tesla bu karşılaşmayı şöyle anlatıyor:
![]()
Bugün bir ilke imza atıyoruz. Son derece önem verdiğim ve devamının gelmesini umduğum bir uygulamanın ilk örneği bugün neselibeyin.com‘da yayınlanıyor: Bir “Misafir Yazar“ın lütfedip neselibeyin.com için yazdığı bir yazı.
Başkalarının sizin formatınıza uygun yazı yazmaları tahmin edebileceğiniz gibi çok fazla rastlanan bir şey değil. Arkadaşlarınızı, tanıdıklarınızı ya da okurlarınızı sitenizde yayınlamak üzere birşeyler yazmaları için ikna etmek de aynı derecede zor. Biz Türklerin bir araya gelip birlikte birşeyler üretme konusundaki isteksizliğimiz ve organizasyon yeteneksizliğimiz de buna eklenince, belirli konulara eğilmiş (bir anlamda uzmanlaşmış) bloglar genelde tek kişinin emeği ile sürdürmeye çalıştığı, bu yüzden de çoğunlukla ya zamansızlıktan ya da hayatın diğer gailelerinden dolayı yazı aralarının aksadığı bloglar halini alıyor. Hatta, oldukça sık olarak tek başına böyle birşeyi sürdürmenin getirdiği zaman ve iş yükünden sıkılıp bloglarını kapatan arkadaşları da görüyoruz.
Bu yüzden, Oğuzhan’ın şu anda gündemin en sıcak konularından biri hakkındaki aşağıdaki yazısını yayınlamaktan büyük sevinç duyuyor ve bu tür katkı istekleri olabilecek arkadaşlara her zaman kapımızın açık olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Hayrola!…
***
Türkiye’de bilim üzerine
Girişte bilimin tanımını yapmak konuya uygun olabilirdi. Ne var ki Neşeli Beyin gibi bir bloga yazacağım yazıya bilimin tanımıyla başlamak yerine “bilimin nedenine” – fazlaca iddialı olmadan – değinerek başlamak daha çekici geldi. İnsanlar olarak bilimi neye borçlu olduğumuzu düşündüğümde varabildiğim en kapsayıcı yanıt, aynı zamanda bizi hayvanlardan farklı kılan şey oldu: Kendimizi zaman içinde ele alabiliyor oluşumuz. Geçmişe bakmaktan ayrı düşünemediğim “geleceğe dönük düşünebilme” becerimiz, bilimsel çalışmamızın temelinde yatan yeteneklerimizden biri gibi gözüküyor.
Bu yeti evrimin bilmediğim bir basamağında belirginleşmeye başlayalı, İnsan kendisini bugüne getiren yola girdi. Bu yolda yüz binlerce yıldır taşıdığı becerisini hemen hemen hiç kullanamadığı dönemlerden de, kısıtlı bir zümrenin sınırsızca kullandığı dönemlerden de geçti. Son iki üç yüzyıldır kazandığı heyecan verici ivmeyle bilimin, milyonlarca insanın küçüklü büyüklü katkılarıyla insanlığın en sistemli bilgi birikimini ortaya koyduğu bir gerçek.
Bu gelişmenin güveninden de hızından da bir şey kaybetmeden gerçekleşiyor olmasını akademinin kurumlarına borçluyuz. Günümüzde bu kurumlara baktığımızda araştırmanın sürdüğü her yerde bir tür usta – çırak ilişkisi görüyoruz. Daha büyük çapta da hakemli bilimsel dergiler benzer bir ilişkiyi sürdürüyor. Etkileşim içinde kalmak ve paylaşmak, gelişmenin olmazsa olmazı; çünkü insanlar olarak yaptığımız hataları yalnız başımıza düzeltmekte çoğu zaman başarısız oluyoruz.
Binlerce sorgulayan gözün incelediği araştırmalarda hatalar süreç içinde en aza indirilebiliyor. Bu yararlı yöntemin yanında, bir de bilinçli olarak yapılan yanlışlıklar var. Bunların başında, intihal olarak isimlendirdiğimiz, başkasının araştırmasını veya araştırmasının sonuçlarını kendi çalışmasının ürünüymüş gibi atıfta bulunmadan kullanma geliyor. İntihal bir tür hırsızlık olduğu için herkesin açıkça karşısında durduğu bir şey. Bilim insanları arasında en büyük utanç kaynaklarından biri oluyor ve cezasız da kalmıyor.
Bilim insanlarını kolaycılığa iten ün, para, konum gibi kişisel hırslar; farklı ahlaksızlık yöntemlerinin geliştirilmesine yol açmış. Yaygın olanlarından ve fark edilmesi görece güç olanlarından biri, bilimsel dergilerin bilim kurumları içindeki yerini kötüye kullanarak gerçekleştiriliyor(muş). Beni bu çirkinliklerden “Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları” başlıklı yazısıyla A. Murat Eren haberdar etti. Yazıda bilimsel yayınlarla ilgili genel bilgi ve bu yayınlar üzerinden yapılan ahlaksızlıklara örnekler bulunuyor. Okumanızı öneririm.
Arşiv
- <
Yazı kategorileri
Rastgele yazılar
- İneğin adı yok! (Olsa daha çok süt verecek...)
- Yine yılın Nobel zamanları
- Viski ile su numarası [Video]
- Hayvanlar düşünür mü?
- Eleştirel düşünce hakkında
- Film başlıklarının kısa bir tarihi [Video]
- Kendi sahibini vuran robotun inanılmaz ama gerçek hikayesi
- Beyin ve insan davranışları üzerinde Türk basınından beklenmedik ilgi
- Özlü söz
- Beynin çözülemeyen gerçek gizemleri – 4. Bölüm
Dikkat! Önemli anket
Loading ...Son Günlerde Çok Okunanlar
- Üç dakikada 1000 yıllık Avrupa tarihi [Video] (248)
- Albert Einstein’in beyni 2009 yılında yeniden incelendi ve… (207)
- Düşündüren cümleler – XII (97)
- Zeki insanlar seçimlerini nasıl yaparlar? (92)
- Akıllı ve yetenekli insanlar neden başarısız olurlar? (83)
- Mutluluk aslında neden bir ruhsal bozukluk sayılmalı? (82)
- Bir zaman makinesi nasıl yapılır? (79)
- Yaratıcılığın 33 yolu (77)
- Kırmızı başlıklı kızın “gerçek” hikayesi (60)
- Hepimizin dünyası, içinde yaşadığımız yer [Video] (55)




