Currently viewing the category: "Analitik düşünme"

Zeka başarıyı getirir mi?Bugünlerde zeki insanlara kafayı taktığımı düşünüyor olabilirsiniz, önemli değil. Yani sizin böyle düşünebiliyor olmanız önemli de (=sizin düşünceleriniz herşeyden değerli sevgili okuyucularım), öyle bir kanıya kapılmış olma ihtimaliniz veya bunun doğru olması bence kötü birşey değil. Düşünebilirsiniz, bunun bana bir zararı olabileceğini sanmam. Hatta başka şeyler de düşünebilirsiniz ve ben sizin neler düşünebileceğinizi düşünmeye kalkışacak olsam, kabul edersiniz ki başka birşey düşünmeme zaman kalmaz ve bu yazıları yazamam. Hoş, bunun da kötü birşey (=bir kayıp) olup olmayacağı da tartışılabilir, ama ben bu girişi burada artık keseceğim. İstesem uzatamaz mıyım? Uzatırım, ancak bir yararı yok.

Şimdi ben size üst üste zeki insanlar hakkında iki yazı yazmamın, üstelik bunları çok yakın aralıklarla yayınlamamamın bir tesadüf olduğunu söylesem ne fark eder? Bu neyi kurtarır? Siz düşüneceğinizi düşündünüz bir kere. Yeter, bu konuyu tartışmak istemiyorum, uzatmayın lütfen.

İnsan, internette dolanırken ilginç şeylere rastlayabiliyor. Örneğin, ben bugün Robert Sternberg‘in 1994 yılında yayınlanmış “In Search of Human Mind” isimli, konusunda bir başyapıt sayılan kitabından, zeki ve yetenekli insanların hayatta neden yeteri kadar başarı gösteremedikleri üzerine bu kısa derleme-makaleyi bulmasaydım, emin olun ki şans eseri internet denizinde bu makaleye rast gelmeniz çok ama çok zor olurdu.

Ha derseniz ki biz de gider çok  merak edersek kitabın kendisini bulup alırdık, tamam kabul, o zaman ben de size kitabın Amazon’daki linkini veririm, böylece tam olarak ne hakkında konuştuğumuz hakkında biraz daha bilginiz olmuş olur. Gözleriniz yanlış görmüyor, kitabın borcu tamı tamına ve sadece 108,95 Amerikan Doları (tutarı yazıyla da yazacaktım ama çok zor geldi). Fiyatlarımıza her türlü vergi dahil olup, posta ve kargo ücreti ayrıca tahsil edilmektedir.

Her neyse, bu kitaptan alınan ve bir saattir sözünü etmeye çalıştığım bu makaleye göre, akıllı insanların istedikleri başarı düzeyini yakalayamamalarının sebeplerini bir liste haline getirmek mümkünmüş. Bildiğiniz gibi, insanlar normalde okumayacakları metinleri liste haline getirilince okuma eğilimindedirler, kolaylarına geldikleri için olsa gerek. Kimseyi suçladığım sanılmasın lütfen, oluyor bunlar, her gün görüyoruz, lütfen.

Zaten makalenin kendisi de, işte tam da bu üzerinde konuşup durduğumuz listeden oluşuyor. Yani zeki, akıllı, her işte pek mahir olabilecek kapasiteye sahip olan insanların başarısız olmalarının sebeplerinin listesinden. Şu aşamaya gelene kadar lafı çevirme maharetimi takdir etmeyen okur ise gerçekten nankör. Ötesi yok.

Buyrun, size neden başarıyı bir türlü yakalayamadığınızın nedenlerinin listesi… Bu yazıyı okuyanların onda dokuzunun yaptıklarının onda dokuzunun bu listede yer alanlarla birebir örtüştüğünü iddia edebilirim, ama elbette sizinkiler hariç, sevgili okur:

1. Motivasyon eksikliği: Bir yetenek,  o yeteneğe sahip insan onu kullanma isteğini içinde duymuyorsa, çok açık ki hiçbir işe yaramaz. Yok motivasyonun dışsal olanı, içsel olanı varmış, yok dışsal olanı pek kısa sürermiş de içten geleni daha istikrarlı bir performansın gerçekleşmesini sağlayabilirmiş de, bunlar beni şu anda pek ilgilendirmiyor doğrusunu isterseniz.

2. Ani dürtüleri kontrol eksikliği: Böyle canının durup dururken istediği şeyleri hemen yapma alışkanlığı, yüksek performansa ulaşmada en önemli engellerden biriymiş. Örneğin, ben şu anda bu yazıyı yazmaktan sıkıldım ve canım gidip birşeyler atıştırmak istiyor, değil mi?…

Ohh, nefisti.. Ne diyorduk, işte bazı zeki insanlar da yeteri kadar kendilerini kontrol edemeyip akıllarına ilk gelen parlak fikrin peşinden gittiklerinden, başarıya ulaşamıyorlarmış bir türlü. Ben yazarın yalancısıyım, şahsen kendimde hiç böyle bir durum bugüne kadar gözlemlemiş değilim.

3. Azim ve vazgeçmeme özelliğinden mahrum olmak: Yine takdir edileceği gibi, yukarıdaki maddeden azıcık farklı olan bu sebebe göre, bazı insanlar çok çabuk başladıkları bir işten sıkılarak ya da zorluklarından dolayı bırakma huylarından dolayı diğerlerinin ulaştığı mertebelere ulaşamıyorlarmış. Oysa, kararlı kişiler ancak sonuç alamayacaklarını kesin olarak gördükleri zaman, işte ancak o zaman, vazgeçiyorlarmış bir şeyden (var böyle insanlar, ben gördüm).İşte böyle her gün 50 defa

4. Yanlış yetenekleri kullanmak: Bazı yetenekli kişiler de görevlendirdikleri işleri yerine getirirken, binlerce yetenekleri olduğundan olsa gerek, yanlış olanı seçip onu kullanmaya çalışıyor ve bundan ötürü başarıyı yakalayamıyorlarmış. Yazarın, bu tür insanların zeki insanlar olduklarını iddia ettiklerini sanmıyorum, zira azıcık kafası çalışanın bunu yapmayacağını ninem bile bilir (gerçi ninem çoğu şeyi benden iyi bilir, o yüzden yanlış bir örnek oldu bu).

5. Düşünceleri aksiyona çevirememek: Bazı insanlar, bir konu hakkında derin derin düşüncelere dalar ama bir şey yapamazlar ya, onu diyor. Bu süper zeki insanlar, nedense müthiş fikirler ortaya koyabilmelerine rağmen, pek seyrek olarak bu fikirleri hayata geçirmek için kıllarını kıpırdatabilirlermiş, nedendir bilinmez.

Eğer bu listenin devamını okumak ve başarının kalan sırlarını birer birer öğrenmek için sabırsızlanıyorsanız, aşağıya tıklayın lütfen.

Continue reading »

İnternette dolanırken, ilgimi çeken bir araştırmaya rastladım ve bu araştırmanın vardığı şaşırtıcı sonuçları sizlerle paylaşmam iyi olur diye düşündüm. Bu çalışma Maastricht Üniversitesi araştırmacıları tarafından yayınlanan “Are Risk Aversion and Impatiance Related to Cognitive Ability?” ismini taşıyor ve Türkçesiyle “Riskten kaçınmanın ve sabırsızlığın bir insanın kavrama yeteneğiyle (ya da bilişsel kapasitesiyle ya da zekasıyla) bir ilişkisi var mıdır?” sorusunu soruyor. Araştırmaya ait İngilizce makalenin linkine buradan ulaşabilirsiniz.

İlginç teorilerin test edildiği bu okuması gayet zevkli araştırmanın sonuç bölümünden kısa bir parçayı aktarıyorum:

Araştırmamızın sonucu olarak, temel bulgumuz hem riskten kaçınma davranışının, hem de sabırsızlık tutumunun bir insanın bilişsel yetenekleriyle sistematik olarak bağlantılı olduğu (değiştiği) yönündedir. Daha yüksek kavrama yeteneğine sahip bireylerin piyango veya lotoya benzer deneylerde daha fazla risk almaya meyil gösterdikleri ve yine bazı seçimler yapmaları istenilen deneylerde ise diğerlerine kıyasla belirgin olarak uzun dönemde daha sabırlı davrandıkları ortaya konulmuştur.

Bu araştırma, normal popülasyon içerisinde diğer insanlara göre daha “zeki” olanların nasıl seçimler yaptıklarını ortaya tam olarak ortaya koyabilir mi, bilemiyorum. Bana son derece karmaşık ve üzerinde daha farklı koşullarda, daha değişik çalışma yöntemleri kullanılarak yapılacak araştırmalarla, hakkında daha pek çok şey öğrenebileceğimiz bir konu olabilir gibi geliyor. Üstelik beynin henüz çözülemeyen gizemleri sırlarını güçlü bir şekilde korurken, daha alacak çok yolumuz olduğunu düşünüyorum.

Bu arada, bu araştırmanın deneklerinin tümünün Alman olduğunu ve ulaşılan sonuçların daha genç olan denekler ve kadınlar için göreceli olarak daha az belirgin ortaya çıktığını da belirtmek  faydalı olur sanırım.

Biraz egzantrik sayılabilecek davranışlara sahip felsefecilerin hayat hikayelerinden küçük parçalara ve anektodlara yer verdiğim diziye, gelen yoğun (!) istek üzerine hemen devam etmek zorunda kaldım. Yoksa ziyaretçi çokluğundan site çökecek, neredeyse wordpress zarar görecekti :) Elbette magazinsel yanı insanlara cazip geldiği için bu tür yazıların çok okunması oldukça normal.

Daha önceki yazılarda bildiğiniz gibi Immanuel Kant ve Arthur Schopenhauer‘den bahsetmiştim. Şimdi ise, tarihi şahsiyetlerden biraz sıyrılıp günümüze daha yakın zamanlarda yaşamış bir garip adama göz atacağız: Ludwig Wittgenstein‘a.

Ludwig Wittgenstein (1889 – 1951)

Ludwig Wittgenstein vesikalık

Wittgenstein - vesikalık

Daha önce de belirttiğim gibi, bu yazılarda kişilerin yaşam öykülerine yer vermiyorum. Doğum ve ölüm tarihlerinin belirtilmesi, sadece onların içinde yaşadıkları dönemin toplumsal koşullarını okuyucunun kafasında daha iyi canlandırmasını kolaylaştırmak için.

Wittgenstein’in hayatı hakkında Türkçe’de yayınlanmış Ray Monk’un yazdığı “Wittgenstein – Bir Dahinin Görevi” isimli enfes bir  biyografi kitabının yanısıra, “Wittgenstein’ı Sevmek İçin Elli Neden” adında Ronald Jaccard isimli bir yazarın oldukça subjektif bir dille yazdığı bir makale de mevcut. Bu makale, şimdi hatırlayamadığım bir tarihte Wittgenstein temalı Cogito dergisinde yayınlanmıştı.

Kişilik özellikleri ve ilginç davranışları

Wittgenstein, Cambridge’de felsefe doktorasını tamamlamadan oradan ayrıldı ve Norveç’in uzak bir köyünde iki yıl boyunca tek başına yaşadı. Bu sırada yazımını tamamladığı “Tractatus”’un felsefenin bütün sorunlarını çözdüğünü düşündüğünden, feslefeye olan bütün ilgisini kaybetti.

  • Bundan sonra, I. Dünya Savaşı’nda beş yıl askerlik yaptı ve esir düştü, aydın arkadaşlarının yardımıyla esaretten  kurtulabildi. Ardından Avusturya’nın bir dağ köyünde yedi sene ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra, bir manastırda bahçıvan olarak çalıştı. Cambridge’e ancak 16 yıl sonra öğretim görevlisi olarak döndü.
  • El emeğine dayalı işlerin beynin çalışmasını gerektiren işlere göre her zaman daha üstün olduğunu düşünürdü, bir çok öğrencisini de böyle işlerde çalışmaları için ikna etmeye uğraşmış ve bazılarını etmiştir.
  • Cambridge’de ders vermeyi bitirir bitirmez sinemada kovboy filmlerini izlemeye koşar, hepsini en ön sıradan seyretmeye bayılırdı.
  • Eşcinsel olmasına rağmen, ellili yaşlarında dahi kız ve erkek öğrencileriyle bir çok ilişki yaşadı.
  • Hiç evlenmedi, hayatı boyunca hiç kravat takmadı ve genelde hep aynı eski püskü kıyafetleri giymeyi tercih etti.
  • Pervane böceklerinin kutsal olduğuna inanırdı ve bu böcek türüne takıntısı vardı. 1919′da ordudan ayrıldığı günlerde pervane böceklerinin antenlerinin hareketlerinden esinlenen bir tür telegraf benzeri iletişim aracı geliştirilmesi fikrini ortaya atmıştı. 1923’de isimsiz yayınladığı kısa bir yazıda, depresyonun tedavisi için pervane böceği yetiştirilmesinin uygun bir tedavi olacağını belirtmişti.

Hikayeler, sözleri ve anekdotlar

- Bir gece Wittgenstein hocası ve daha sonra meslektaşı olan Bertrand Russel’in evine gizlice girer, arkadaşınuyurken kendisine kahve yapar ve onu uyurken bir süre seyreder. Russell uyandığında panikle bir çığlık atar.

Wittgenstein - hep genç kalan adam

Wittgenstein: Okunmadan anlaşılmaz. Okunsa da...

Wittgenstein ona sakince daha önce hiç bir Bugs Bunny çizgi filmi seyredip seyretmediğini, eğer seyrettiyse bu filmlerin onu felsefenin nasıl yapılması gerektiği hakkında düşüncelere sevk edip etmediğini sorar. Russell, “Bunu sormak için benim yataktan çıkmamı bekleyemez miydin?” diye cevap verir. Wittgenstein’in kafası karışır: “Ama eğer öyle olsaydı şimdi yatakta olmazdın, öyle değil mi?” (Hikayenin bir versiyonu daha mevcuttur, bunda Wittgenstein hikayenin sonunda ağlamaya başlar.)

—  1929′da Cambridge’e yeni döndüğü günlerde Wittgenstein, iki gün boyunca çırılçıplak olarak, sadece ayağında deri ayakkabılarla üniversitenin içerisinde dolaşır. Genç bir öğrenci ona çıplak olmasının nedenini sorduğunda, öğrencinin kafasına Kant’ın Pratik Usun Eleştirisi kitabıyla sert bir biçimde vurur ve şöyle der: “Bir çemberin güzelliği bir başlangıcı olması değil, bir sonu olmamasındandır!” Bu olaydan sonra bir buçuk hafta boyunca gözden kaybolur.

— Tenisi bulan ve geliştirilmesine öncelik eden kişilerden belki de en önemlisi Wittgenstein’in büyük büyükbabasıdır. Wittgenstein hayatı boyunca tenisten bahsedildiğinde duymazlıktan gelmiş ve bu oyunu yok saymıştır. Ölüm döşeğinde Bertrand Russell’a bir mektup yazar ve onu evine tenis oynamaya davet eder. Russell bir hafta sonra Wittgenstein’in evine gittiğinde onun artık yatağından kalkamayacak kadar zayıf olduğunu görür. Böylece, Wittgenstein hayatı boyunca tenis oynamadan ölür gider.

Göz bebeği

Geçmişte  yaşamış bazı büyük düşünür ve bilim adamlarının hayat hikayelerine ilişkin küçük anektodlara sitede yer verdiğim bir yazı dizisine başlamış ve bu seriye uzun bir ara vermiştim.  Immanuel Kant’ın anlatıldığı ilk bölümde, bu yazı dizisinin amacı ve temel içeriği de yazının girişinde yer alıyor. İkinci yazımızın kahramanı Arthur Schopenhauer ile tanışmadan o bölümü okumanızda yarar olabilir.

Arthur Schopenhauer

Arthur Schopenhauer (1788 – 1860)

Ona ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra içine psikolojik tatlar serpiştirilmiş bir best-seller sayesinde, yaşadıkları ve hayata bakışı ile kitlelerce tanınan meşhur bir kişi olacağı söylenseydi, inanır mıydı acaba? Belli olmaz, Schopenhauer bu!

Karamsarlığın atası, Irvin Yalom‘un “Schopenhauer Tedavisi” kitabı ile modern çağda popülerliği yakalamış olabilir, ama onun ilginç hayat tarzı bazılarının her zaman dikkatini çekmişti zaten. Halen bir çok insanın hayat anlayışında onun düşüncelerinin izlerini bulmak mümkün, belki de bazı şeyleri ilk kez dile getirdiği için…

Kişilik özellikleri ve ilginç davranışlarıArthur Schopenhauer suluboya

  • Schopenhauer, istenci bastırmanın mutlu bir hayat sürmek için mecburi olduğuna inanırdı, bu yüzden ona güre insan mutlu olmanın peşinde koşmak yerine hayatı acısız ve tasasız olarak tamamlamak için çaba göstermeliydi.
  • 40 yaşından sonra neredeyse tamamen yalnız bir hayat sürdü; hiç bir arkadaş edinmedi, evlenmedi ve annesiyle de bağlarını bütünüyle kopardı. Buna karşılık gençlik yıllarında dünya zevklerinden hazzettiği, güzel giyinmeyi sevdiği, bir çok kadınla ilişki yaşadığı, hatta gayri meşru bir çocuğu olduğu dahi iddia edilir.
  • İçinde yaşadığı toplumla bütünleşme isteği, her zaman yalnız olma güdüsüyle çelişmiş ve sonunda saf yalnızlığın en insani yaşam tarzı olduğunda karar kılmıştır, bazen zorlukları insana katlanılmaz gelse bile…
  • Mezar taşının üzerinde yalnızca Arthur Schopenhauer yazmaktadır, doğum ya da ölüm tarihleri ve yerleri yer almaz.
  • İnsanların soyuna ve aile köküne çok önem verir ve bir insanın kişilik özelliklerinin babadan geçtiğine inanırdı.
  • Bu arada belirtmek gerekir ki, felsefi çalışmalarında ve bir insanın hayatının anlamı hakkında yazdığı “Aforizmalar”ında, “insan”dan kastettiği erkek cinsidir. Kadınları zayıf yaratıklar olarak görür ve onları bu çalışmaların kapsamına dahil etmezdi.
  • Yine bu kapsamda, kadınların sadece neslin devamı için yaratıldıklarını, sanatın ya da bilimin hiç bir dalında gerçek anlamıyla varlık göstermelerinin mümkün olmadığını, doğaları gereği bunun böyle olduğunu ileri sürerdi.

Hikayeler, sözleri ve anektodları

  • Schopenhauer Dresden’de bir bahçede gezinirken bir bitkiyle uzun süre ilgilenir. Bunu gören bahçenin yetkilisi onun yanına gelir ve “Kim olduğunuzu öğrenebilir miyim bayım?” diye sorar. Adamı uzun süre süzen Schopenhauer, “Eğer bu sorunun cevabını benim için bulabilseydiniz” der,  “size ömür boyu minnettar olurdum”. (www.anectodage.com)
  • -  “Aforizmalar” kitabından:
  • “…İnsanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. Onları hem topluma hem de uzak ülkelere ve yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır.

    …Buradan, insanların sadece neden böyle can sıkıcı oldukları değil, neden böyle arkadaş canlısı oldukları ve sürü gibi dolaşmaya bayıldikları da açıklanmış olur: İnsanoğlunun sürü hayvanı doğası.”

    Tek satranç piyonu“… Büyük kafalar söz konusu olduğunda, tüm insan soyunun bu asıl eğiticilerinin, tıpkı etrafında gürültü yapan çocuk sürüsünün oyununa karışmak eğiliminde olmayan bir pedagog gibi, başka insanlara ilgi duymamaları elbette çok doğaldır.

    …Yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır. Zaman zaman bundan yakınacaklardır, ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir.”

    “… Hiç kimse kendinden fazlasını göremez. Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür, çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde anlayabilir. Bu zeka düşük türden ise, tüm zihinsel yetenekler, en büyükleri bile, onun üzerinde etkide bulunamayacaklar ve o da bu yeteneklerin sahibini algılayamayacak, sadece onun bireyselliğindeki en düşük olanları, kendisiyle ortak olan zayıflıkları, mizaç ve karakter eksikliklerini algılayacaktır.”

1905 yılının Kasım ayında bir gün, Mark Twain öfkeli bir şekilde kalemi eline aldı ve kendisine broşür ve mektup aracılığıyla bir tür kocakarı ilacı satmaya çalışan sahte bir eczacı olan J.H. Todd’a daha sonradan tarihe geçen şu ünlü mektubu yazdı.

O zamanlardan kalan ailevi belgelere göre, Twain ‘Hayat İksiri’ ismini taşıyan bu ilacı, 1896 yılında 23 yaşındaki kızının ölümüne sebep olan menenjit ve 19 aylık oğlunun da ölümüne sebep olan difteri gibi hastalıklara çare olması için edinmişti (ilaçla ilgili tanıtım broşürünün birinci, ikinci, üçüncü ve son sayfalarını ilgili linklerde kesinlikle görmelisiniz). Kendisi de o sıralarda oldukça hasta olan ve kalp krizinden dolayı ölen karısının acısından dolayı herkese ve herşeye öfkeli durumdaki Twain, aşağıdaki mektupları sekreterine dikte ettirdi ve imzalayarak gönderdi. Mektupta ne yazdığı, hemen altlarında yer alıyor.

Mark Twain'in mektubunun 1. sayfası

Mark Twain'in mektubunun 2. sayfası

Mektupta şöyle diyor:

20 Kasım 1905

J.H. Todd

1212 Webster St.

San Franciso, California

Sayın Bayım,

Mektubunuz benim için çözülmesi imkansız bir bilmecedir. Yazıldığı elyazısı düzgün ve hatırılı sayılır bir karaktere sahip, hatta söylediklerinizde zeka izlerine dahi rastlanıyor, fakat mektup ile ekindeki reklam broşürlerinin aynı elin ürünü olduğu da aşikar. Hiç kuşku yok ki bu broşürleri yazan kişi yaşamakta olduğumuz şu anda gezegenimizdeki en cahil insandır ve yine hiç kuşkusuz ki geri zekalının ta kendisidir, üstelik 33′üncü dereceden bir geri zekalı olup, evrimin kayıp zincirine dek uzanan bir geri zekalı sülalesinin soyunun devamıdır. Aynı elin nasıl olup da bana gönderdiğiniz mektubu ve o broşürleri yazabildiğini dehşetli bir hayretle karşılayabiliyorum. İçine düştüğüm bu tür muammalar ise beni huysuzlandırır, rahatsız eder, sabrımı taşırır ve her zaman, bir anlığına dahi olsa, içimde beni bu şekilde hayrete düşüren insana karşı hiç de nazik olmayan düşünceler uyanmasına neden olurlar. Bu andan itibaren kısa bir süre sonra ise kızgınlığım solup  gidecek, hatta belki sizin için dua dahi edeceğim; ancak hala henüz vakit varken sizin bir an için yanlışlıkla o kendi zehirinizden içmeniz için içimde önlenemez bir istek duyuyor, ve ayrıca sizin ve diğer sahte eczacı cellatların çoktan beridir fazlasıyla haketmiş olduğunuz bela ve lanete boğulmanızı diliyorum.

Elveda, elveda, elveda!

Mark Twain

Not: Bu kadar sert mizaçlı bir adamın neşe, heyecan ve sevinç dolu bir dolu kitap yazdığına inanmak gerçekten zor, öyle değil mi? Mark Twain’in bazı kitaplarının linklerini aşağıda veriyorum, ısmarlayın ana dilinden okuyun ki gerçek tadına varabilesiniz :)


Tagged with:
 

Moskova'nın sokak köpekleri evrim geçiriyor.

Korkutucu bir bilim kurgu öyküsünün başlığını andıran bu cümle hayal ürünü değil, gerçeğin ta kendisi.

Beyin araştırmaları ile evrim teorisi alanlarının kesiştiği araştırmalar arasında en ilginçlerinden biri, geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bu araştırmaya göre Moskova’nın ağır ve çetrefilli hayat koşulları, bu şehirde yaşayan sokak köpeklerinde, “kurt” davranışlarına benzer davranışlar göstermeye iten evrimsel bir sürece yol açmaya devam ediyor. Bu köpeklerin zeka seviyelerinin artmakta olduğu ve hatta beyinlerinin Moskova’nın karmaşık metro sisteminde yollarını kolayca bulabilecek bir yetenek kazandığı belirtiliyor.

Sokak köpeklerinin çokluğu, çok eski zamanlardan beri Moskova sokaklarında alışıldık bir görüntü olmuş. Günümüzde de şehirde her 300 Moskovalı’ya karşılık olarak bir sokak köpeği yaşıyor.

A.N. Şevertsov Ekoloji ve Evrim Enstitüsü araştırmacılarından Andrei Poyarkov, yaklaşık 30 yıldır bu köpeklerin davranış özellikleri üzerinde çalışmalarını sürdürmeye devam eden bir bilim adamı. Poyarkov, bu süre içerisinde sayısı 35.000′e yaklaşan köpek üzerinde araştırmalar yürütmüş ve bu süre zarfında bu köpeklerin çeşitli özelliklerinde önemli değişiklikler kaydetmiş. Bu değişikliklerden bazıları gerçekten oldukça şaşırtıcı. Örneğin, zamanla köpekler benekli postlarını kaybetmiş ve sallanan kuyruklarından kurtulmuşlar. Daha da ilginç bir gelişme olarak, onları kurtlardan ayıran başlıca davranış özellikleri olan “arkadaş canlılığı” özelliklerini yitirmişler.

Bunlara karşın (ya da belki de bunların yerini almak üzere) evrimsel bazı yeni özellikler geliştirdikleri gözlenmiş. Bu özelliklerden en önemlisi, içinde yaşadıkları ortama uygun olarak dört ayrı karakter özelliği gösteren sosyal grupların ortaya çıkması olmuş. Poyarkov, bu farklı sosyal köpek gruplarını “bekçiler”, “çöpçüler”, “vahşiler” ve de “dilenciler” şeklinde isimlendirmiş.

Bekçiler, Moskova sokaklarında dolanıp şehrin tellerle çevrilmiş güvenli bölgelerinde görev yapan güvenlik görevlilerinden yiyeceklerini sağlayarak hayatta kalmayı öğrenmişler. Güvenlik görevlilerini kendi sahipleri ve koruyucuları olarak benimsemiş ve onların bir nevi “yarı-yabani” yardımcıları olarak davranmaya başlamışlar.

Çöpçüler, içinde yiyecek bulma imkanı olan şehir çevresindeki çöplük alanlarını didiklemeyi seçmişler. Vahşiler ise, en fazla kurtlaşmış grubu oluşturmuş, gecelerin karanlığından yararlanarak fare, sıçan ve kedileri avlayan bir türe dönüşmüşler.

Son sosyal grup olan “dilenciler” ise, biraz da şaşırtıcı olarak, en fazla evrim geçiren grup olarak ortaya çıkmış. Yaşadıkları şartlara ve beslenme ihtiyaçlarına en uygun davranış kalıplarını sergileyen grup dilenciler olmuş. Genellikle gıdalarını mahalle sakinlerinin bıraktığı yemek artıkları ile karşılamaya başlamışlar. Öte yandan, kendilerine yemek verme ihtimali en fazla olan insanları tanıyabilme yetisini geliştirmekle kalmamış, Moskova’nın metro ağında yollarını bulmayı da öğrenmişler. Keskin koku duyuları ve belirli duraklara gelen tren makinistlerini tanıyabilme yetenekleri sayesinde, metro istasyonlarını bölgelere ayırmışlar. Her istasyon, belirli bir köpek grubunun özel ve “girilemez” bölgesi haline gelmiş.

Tüm bunların yanısıra, Poyarkov’un belirttiğine göre, dilenci köpeklerin grup ya da sürü yapıları, onların yaşamlarını sürdürebilmelerine imkan verecek şekilde kas gücünden ziyade beyin gücü üzerine inşa edilmiş. Dilenci köpeklerin gruplarında, alfa köpek rolünü fiziksel olarak en güçlü olan köpek değil, zekası en gelişmiş köpek üstlenmeye başlamış.

(Bir grupta, “alfa” olan birey basitçe o grubun en güçlü üyesi, lideri ve kararları veren üyesine verilen isimdir. Ancak, tartışmalı bir kavram olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.)

Moskova’nın sokak köpeklerinin evrim süreci, en azından 1800′lerin ortasından beri devam etmekte, bu yıllarda yazan Rus yazarların yapıtlarında sokak köpeklerinden sık sık bahsedildiği görülüyor. Bu evrimleşme, tahmin edilebileceği üzere neredeyse “ölümcül” bir doğal seleksiyon süreci ile yürümüş. Şu anda sokak köpeklerinin çoğunu sıcak yuvalarından kovulan ve evcilleştirilmiş köpekler oluşturuyor, ancak Poyarkov’un tahminlerine göre bunların ancak % 3 kadarlık bir kısmı yeterli derecede beslenip üreyecek kadar uzun süre hayatta kalabiliyor.

Hayatta kalabilen bu şanslı kesimden olabilmek için ise, bir köpeğin gerçekten o şartlara göre “en güçlülerden” olması şart, zira “survival of the fittest” en azından köpekler için tüm acımasızlığıyla devam ediyor.

Yaratıcı Beyin

Yaratıcılık çalışmalarının önündeki en büyük engel, daha konunun en başında ortaya çıkıyor: “Yaratıcılık” kavramını tanımlamak.

Bu konu, gerek tarih boyunca, gerekse de modern bilim araştırmaları içerisinde yoğun olarak tartışılmış bir alan. Getirilen açıklamaların ve yaklaşımların sayısı inanılmayacak derecede çok. Bugün ise, her ne kadar üzerinde kesin bir görüş birliği bulunmasa da, en azından yaratıcılığın bileşenlerinin nelerden oluşabileceği konusunda bazı genel fikirler genel kabul görmüş durumda. Bu yazıda, bu heyecan verici bileşenlerden bahsedecek ve yaratıcılık denilen o gizemli yeteneğin sırlarından bahsetmeye çalışacağım.

Yaratıcı Beyin – Dehanın Nörobilimi

Iowa Üniversitesi Psikiyatri Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Nancy Andreasen’in “Yaratıcı Beyin / Dehanın Nörobilimi
” adında eşsiz bir kitabı bulunuyor. Kitabı sadece yaratıcılıkla değil, beynin çalışma prensipleriyle ilgilenen ve bu konuda bilgi edinmek isteyen herkese hararetle tavsiye ediyorum; neredeyse bilgece diye nitelendirilebilecek, yılların deneyiminden süzülerek geçmiş bir anlayışı yansıtan harikulade bir kitap bence.

Yaratıcılığın bileşenleri

Dr. Andreasen bu kitabında yaratıcılık yetisini bir çok açıdan ele alıyor ve bu konudaki yaklaşımları eleştirel bir gözle inceleyip, rahat ve sürükleyici bir dille okuyucuya sunuyor. Kitabın Türkiye’deki yayıncısı Arkadaş yayınevinin iznine sığınarak, Dr. Andreasen’in üzerinde durduğu bazı kavramlardan tanıtım amacıyla söz etmeyi önemli görüyorum.

Andreasen, yaratıcılığın temel bileşenlerinden bahsederken ilk sırayı özgünlüğe veriyor. Yani bir fikrin yaratıcı olarak kabul edilebilmesi için, yeni ilişkiler, bakış açıları, betimleme yolları sezmeyi içermesi gerektiğini belirtiyor. Yaratıcılığın ikinci temel bileşeni ise fayda veya işe yararlılık.  Ona göre bu da tanımlanması oldukça güç bir kavram, zira örneğin sanat gibi alanlarda  işe yararlılık teriminin ne anlama gelebileceği çok açık değil. Bu yüzden, fayda kavramının tanımının olabildiğince açık tutulması gerektiğinin üzerinde duruyor. Son temel bileşen olarak ise Andreasen, yaratıcılığın bir çeşit ürün ortaya koyması gerekliliğini öne sürüyor. Ona göre, yaratıcılık bir şeyin yaratılmasını tanım gereği gerektiren bir süreç.

Sonuç olarak, Andreasen’e göre yaratıcılığın giriş olarak belirlediği üç bileşenden oluştuğunu düşünmekte yarar var. Yaratıcılık, bireyle başlar, diye belirtiyor yazar; daha sonra bu birey, yaratıcı bilişsel bir süreç sonucunda, bir sorunu ele alır, iyi bir soru sorar ya da yeni bir görüş veya kavramsallaştırma yolu arar. Süreç tamamlandığında, yani sorun çözümlendiğinde ya da çalışma bitirildiğinde, ortada bir ürün vardır.

Birey, süreç, ürün. Bu üç önemli bileşen hakkında da çok önemli bir çok görüş, bilgi ve farklı fikirler sunuyor Andreasen.

Yaratıcılıkla ilgili diğer başlıklar

Bunların yanında, kitapta “vaka incelemeleri” bölümü içerisinde, geçmişte yaşamış ve önemli yaratılarda bulunmuş kişilerin kendi yaratım süreçleri hakkındaki samimi ve açık anlatıları bulunuyor ki – bunlar da hiç şüphesiz yaratıcılık süreci üzerinde eşi bulunmaz kaynaklar. Beynin anatomik yapısının kısaca anlatıldığı ve düşünme süreci ile bu anatomik yapının ilişkisinin incelendiği bölüm de son derece ilgi çekici.

Sonuç olarak, kitap tavsiye edilen kaynaklar arasına girmeyi rahatlıkla hak ediyor.

Nancy C. Andreasen

Yaratıcı Beyin

Stop Copying Plugin made by VLC Media Player