Uzun süredir “nasıl yapılıyor” temalı videolara ara vermiştik. Aslında siteye her türlü yazı girmeye ara vermiş durumdaydık, ama o tabii daha uzun bir konu, sonra anlatırım.
Alttaki videoda patates cipsinin nasıl yapıldığı son derece ilginç bir şekilde ve etkileyici görsellikle anlatılmış. Üstelik geçmişten bugüne proseslerin gelişimi etkileyici bir şekilde gösteriliyor. İzlemezseniz çok bir şey kaybetmezsiniz elbette, ama izlerseniz eğlenceli ve öğretici (!) bir kaç dakika geçirme ihtimalinizi olabilir.
Ve işte, karşınızda bir patates cipsi fabrikasının çok gizli sırları (National Geogrpahic tanıtımı gibi slogan atmayı da ihmal etmem hiç):
Sanat, tıp ve iş dünyası, kalp hastası çocuklar için el ele veriyor. Ünlü ressam Renée Niklan’ın 17 eseri, 10-14 Nisan tarihlerinde Ekavart Gallery’de sergileniyor. Ekavart Gallery nerede diyenlere, işte adres: The Ritz-Carlton Hotel, Süzer Plaza, No: 15, Gümüşsuyu-İstanbul. Sergi, çarşamba-cuma günleri 11.00-18.30, cumartesi günü ise 12.00-18.30 saatleri arasında gezilebilir.
Bu serginin diğerlerinden farkı ne derseniz, salt bir resim sergisi olmanın ötesinde bir kurumsal sosyal sorumluluk projesi niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Sergideki eserlerin satışından elde edilecek gelirin tamamı, gelişmekte olan ülkelerde doğuştan ya da sonradan kalp hastası olan çocukların tedavi edilmesi için kullanılacak. Tedavileri, bu işe gönül vermiş bir avuç tıp insanının kurduğu Herkes İçin Kalp Derneği (www.cptg.ch) gerçekleştirecek. Dernek, modern tıbbın sunduğu olanaklardan yararlanamayan bu çocukların İsviçre’de ya da kendi ülkelerinde ücretsiz tedavi olmalarını sağlıyor.
Ne yazık ki, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 2 milyon çocuk kalp bozukluklarıyla doğuyor ve bu çocukların yarısı maddi kaynak veya sağlık sektöründeki insan kaynağı yetersizliği nedeniyle ilk iki yıl içinde yaşamını yitiriyor. Bu ülkelerde açık kalp ameliyatı olmayı bekleyen çocukların sayısı ise 8 milyonu buluyor.
Herkes İçin Kalp Derneği’nin kurucusu Ord. Prof. Dr. Afksendiyos Kalangos. Kalangos, iki kez Nobel Tıp Ödülü’ne aday gösterilmiş bir kalp cerrahı. Bu alanda 14 ayrı teknik geliştirmiş. Son 100 yılın en iyi cerrahlarından biri olarak tanınıyor. Ayrıca, dünyanın en prestijli tıp ödüllerinden Fransız Tıp Akademisi Ödülü’ne sahip.
Sergi, Alvimedica’nın sponsorluğunda gerçekleştirilecek. Alvimedica Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Alaton, hayır amaçlı bu tür etkinliklere özel önem veriyor ve Herkes İçin Kalp Derneği’ni yürekten destekliyor.
Niklan’ın mutluluk, umut ve sevgi mesajları içeren eserlerinden oluşan “Sanat Küçük Kalplere Dokunuyor” temalı sergisini mutlaka görün. Gidemem diyorsanız, sergiyi Türkiye’nin ilk online sanat televizyonu www.ekavart.tv’de de izleyebilirsiniz. Resimler, yüreğinizi ısıtacak…
Hem dernek hem de sergi hakkında şuradan bilgi alabilirsiniz: http://alvimedica.com/hearts-for-all/tr/
Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.
Dikkatine güvenen bu yazıyı okusun! [Video]
Malum, insanın kendine ilişkin özellikleri söz konusu olduğunda (sahip olduğu şeyler de dahil), bunları ortalamanın üstünde görme gibi irrasyonel bir eğilimi vardır.
Kimi kendini dünyanın en iyi şoförü olarak görürken örneğin, kimisi de dünyanın en bilgili insanı olduğunu falan zanneder. Bir başkası kendi adının baş harfi olan E harfinin dünyanın en güzel harfi olduğundan emindir. Bunun sınırı yok, hayal gücünün yettiğince gider.
İmdi, bu düşünme özelliğimizin (siz yamukluğumuzun diye okursunuz) en sık görülen örneklerinden biri de, dikkatimizin çok keskin olduğu şeklindeki sanrımızdır. Belki hepimiz değil ama birçoğumuz kendimizi diğer insanlara kıyasla daha dikkatli, böyle şahin bakışlı, gözünden zerre bir şey kaçmayan tipler olarak kabul ederiz.
Tabi daha üstteki cümle bitmeden böyle bir şey olmadığını iddia edenler çıkacağını bildiğim için, hemen bilimsel adını verme gereği doğuyor. Bu arkadaşlara Forer etkisi hakkındaki şu güzel Wikipedia makalesini okumaları için birkaç dakika veriyor ve kaldığım yerden devam ediyorum.
İElbette herkes istediğini düşünmekte özgür ama, bu arkadaşların unuttuğu bir nokta var: Bugünün dünyası bize öyle yoğun bir bilgi sağanağı ve öyle farklı sinyaller gönderiyor ki, bunların hepsine doğru düzgün dikkatimizi vermemiz artık mümkün olmaktan çıkmış durumda. Yani, insanoğlu biyolojik olarak aynı anda dikkatini yoğun olarak vermesini gerektiren birden çok uyaranı algılama yeteneğine sahip değil. Belki acı ama gerçek bu.
İnanmazsınız, bu kadar laf ettikten sonra bile bu yazdıklarıma ikna olmayanlar oluyor. Ama aşağıdaki çarpıcı videoları gördükten sonra hala öyle düşünen kalacak mı, işte onu hep birlikte göreceğiz.
Dan Simons isimli araştırmacının yaptığı ve dikkat konusundaki iki ayrı çalışmayı konu alan aşağıdaki videolar, belki de bahsettiğim olguyu en bariz şekilde ortaya koyan videolar. Eğer daha önce izlemediyseniz, oldukça etkileyici gelecektir:
Küçük bir not: İzleyenlerin % 50′si hiçbirşeyin farkına varmıyormuş.
Ve diğeri:
Bunların üstüne ben ne diyebilirim ki artık?
Bir çok gerilim filminden aşina olduğumuz sahne şöyledir: Kahramanlarımız saatlerce korkutucu bir ormanda yollarını kaybetmiş halde yürürler ve sonra bir bakarlar ki dönüp dolaşıp başladıkları yere gelmişler! Aramızda bu sahneyi hala Hollywood senaristlerinin yeterince yaratıcı olmamalarına bağlayan bazı arkadaşlarımız varsa, benim de onlara kötü bir haberim var, o da şu:
İnsanların daireler çizerek yürüdükleri aslında gerçek! Üstelik bir çok ilginç araştırma ile desteklenen de bir olgu, daha doğrusu öyleymiş ama bizim haberimiz yokmuş. Detaylar ve ilgili araştırmaların linkleri her zamanki gibi yazının devamında…

Bu insanlar orman yolunda yürümelerine rağmen, onlar da daire çizmeye yelteniyorlar mıydı, bilemiyorum.
Konuyu anlatmaya ilk olarak Max Planck Enstitüsü‘nden Jan Souman‘ın ve ekibinin 2009 yılında yaptıkları araştırmayla başlayabiliriz. Bu çalışmada, insanların yürürken daire çizdikleri, Sahra Çölü’ne ya da Almanya’da bir ormana bırakılan ve yerleri GPS ile takip edilen katılımcıların geceleri saatlerce daireler çizerek yürümeleri sonucu teyit edilmiş (Detayına ilgi duyanlar için, bu araştırmaya ilişkin bir link burada).
Ama bu çalışma, sözünü ettiğimiz davranışın nedenini de araştırsa dahi, bunu tam olarak açığa koyamamış.
Souman ve ekibi, bu konuda geçmişten gelen teorilere pek yüz vermemişler. Örneğin, insanların bir bacaklarının diğerine göre daha güçlü ya da uzun olduğu fikrine dayanan teorinin geçerli olmadığı sonucuna varmışlar. Zira, bu teorinin doğru olduğu kabul edilirse katılımcıların hep aynı yöne doğru sapmaları gerektiğini, oysa katılımcıların daire çizerek yürürken farklı farklı yönlere giderek bu daireleri çizdiklerini tespit etmişler.
Ama yeni yapılan bir araştırma çok daha cesur bir yaklaşım getirmiş. Fransa’da yapılan bu araştırmada, bilim adamları bu sefer artık bu davranışın gizemli nedeninin ta kökenine inmeye niyet etmişler. Araştırmacı Emma Bestaven‘in başını çektiği bu meraklı ekip, Bordeaux kentinde 90 metreye 150 metre ebatlarında kapalı bir boş alanı kiralamış ve araştırmaya katılan kişilerin gözlerini bağlayarak bu boş salonda yürümelerini sağlamış. Bundan da amaçları, katılımcıların yürürken dış sesler ya da yerdeki herhangi bombeli ya da alçak bölgeler gibi unsurlardan etkilenmelerini engellemekmiş. Bu ekibin kullandığı başka bazı yenilikçi yöntemler de varmış elbette.
Evet, can sıkıntısı gerçekten de can sıkıcı bir konu, insan başlıkta görünce bile sıkılıyor. Belki öyle, ama durun, yazı öyle değil.
Hayatta yapmak zorunda olduğumuz pek çok şeyin bize yaşattığı tek bir ortak his varsa, o da herhalde can sıkıntısıdır. Aslında büyüklerimizin “sıkı can iyidir, kolay çıkmaz” diye fazlaca hafife aldığı bu ruh hali, insanlığın pek çok belaya bulaşmasına da neden olmuş bir olgu malumunuz: Alkolizmden uyuşturucu kullanımına, kumar alışkanlığından takıntılı davranış bozukluğuna kadar pek çok rahatsızlığımızın temeline inilince, orada canımızın sıkılmasının yatttığını görmek çok da şaşırtıcı olmaz genelde.
Ayrıca, tehlikeli durumlara da yol açabildiğini de herkes az çok bilir, örneğin yaptığı işten canı sıkılan bir pilotun kullandığı uçağa binmeyi pek kimse istemez normalde.
Fakat gelin görün ki, can sıkıntısına tam olarak neyin yol açtığı sorusu, yüzyıllardır kah filozoflar, kah bilim adamları tarafından çokça araştırılmasına rağmen, hala cevabı daha bizim için çok da açık olmayan bir soru. Daha doğrusu öyle bir soruydu.
Ama şimdi, Kanada’daki York Üniversitesi‘nden araştırmacılar bu soruyu çözmeye ant içmişçesine öyle delicesine bir araştırmaya girmişler ki, bu konuda bugüne kadar yayınlanmış tüm çalışmaları gözden geçirmişler (tamamen onların yalancısıyım) ve sonunda can sıkıntısı için tüm durumları kapsayan, “birleşik bir can sıkıntısı teoremi”ne ulaştıklarını ve bu teoremin bu soruya yanıt olabileceğini iddia etmişler.
Perspectives on Psychological Sciences isimli bilimsel derginin bu sonbahar sayısında yayınlanan bir makalede, bilişsel psikolog John Eastwood ve ekibi, tüm can sıkıntısı hallerinin aslen tek bir şeyden kaynaklanıyor olabileceğini iddia etmiş: Bu da, dikkatimizi vermekte yaşadığımız çatışmalar ya da insanların yanlış yönlendirilmiş dikkatleri sonucu yaptıkları işin engellendiği durumlardan başka bir şey değilmiş.
Peki, olay bu kadar basit miymiş? Yani, psikolojide üzerinde en çok çalışılan alanlardan biri olan “dikkat”, can sıkıntısıyla bu kadar yakın bağlantılı ise, neden bunu ortadan kaldırmıyor muşuz o zaman? Bu zeki arkadaşların, elbette bu sorulara da cevabı hazırmış.
Daha doğrusu bulunmuş demek lazım, ama bizim haberimiz yokmuş. Üstelik biraz uzun zaman olmuş bulunalı anlaşılan, en azından 130 yıl falan.
Malum, sivrisinek insanlığın bir türlü kesin çözüm bulamadığı baş belalarından biri. Hatta, ilk çağlarda insanların üzerlerine birşeyler giymeye sivrisineklerden korunmak için başladığı, daha sonra bu alışkanlığın bu yüzden yerleştiği bile söylenir. Bu hiç aklınıza gelmemişti, öyle değil mi? Doğru söyleyin. :)
Her neyse, bulunan bu “patentli” çözüme ilişkin ilan, The Atlantic Monthly dergisinin 1884 yılındaki bir sayısında yayınlanmış, inanmazsanız işte buyrun:
Şimdi soruyorum, sivrisineğe karşı kesin çözüm bu değilse nedir? Yoksa daha iyi bir fikir bugüne kadar ortaya çıktı da biz mi görmedik, duymadık?
Yalnız, eldivenler fiyata dahil mi derseniz, onu bilmiyorum. Bana sanki değilmiş gibi geldi.
Kaynak: Futility Closet isimli derya deniz site.
Hayatın anlamı ve kaybolmak [Video]
Aşağıda hayatın anlamı üzerine “infografik” bir videoyu izleyebilirsiniz, video son derece şaşırtıcı ve güzel.
Videonun adı “Getting Lost”. Tam Türkçesi “kaybolmak” diye çevrilse bile, bence videoya da uygun olarak adını “Kaybolmuşluk Hissi” diye çevirmek daha doğru gibi.
Bu videoyu yapan Marco Bagni isimli arkadaşın diğer çalışmalarını merak ederseniz, Vimeo’da bu linkten ulaşmak mümkün.
Jason Davies de benim gibi (hatta benden daha fazla) asal sayılardan büyülenen bir kişi olmalı ki, onları seyretmenin de zevkine varmamızı sağlayan bu hoş interaktif deseni yaratmış.
İsmini basitçe “asal sayıların şekilleri” diye Türkçe’ye çevirebileceğimiz ve daha az önce üzerinden geçtiğiniz linke basarak ulaşabileceğiniz bu çalışma, bir yandan çok şık bir biçimde asal sayıların arasında gezinip onların özelliklerini derinlemesine keşfetmemize, diğer bir yandan da onların diğer sayılarla olan ilişkilerini incelememize olanak veriyor.
Şekiller üzerinde sağal sola gezinerek ya da bir noktaya zoom yaparak ilgili sayıya ilişkin çeşitli bilgilere ve denklemlere ulaşabiliyorsunuz.
Hani bazı insanlar matematiği hiç sevmezler ve anlamadıklarını söylerler ya, böyle yaratıcı görsel materyaller daha da artsa, kafaları farklı öğrenme yöntemleri ile çalışan bu tür insanlara matematiğin daha pek çok dalı ziyadesiyle ilgi çekici gelebilir diye düşünüyorum.
Nasıl olsa serbest… İstediğini düşünmek yani.
“2001: A Space Odysssey” ya da Türkçe adıyla 2001: Bir Uzay Destanı filminin sinema tarihinin en tanınmış ve en etkili filmlerinden olduğunu, neredeyse artık kült seviyesine ulaşmış olduğunu söylersem abartmış olmam sanırım.
Stanley Kubrick‘in 1968 yılında ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke‘ın bir kısa hikayesinden yola çıkarak başladığı ve senaryosunu da onunla birlikte yazdığı bu film, o zaman için pek bilinmeyen yapay zeka, uzayın bilinmezliği, insanın kökeni gibi konulara doğrudan ve korkusuz bir dalış yaptığından unutulmazlar arasına çoktan girmiş durumda. Zaten izleyenler de bilir, film o kadar yavaş akar gibi görünür ki, insan içine nasıl çekildiğini anlayamadan, filmi izlerken sıkıldığını sanarak ama aslında büyük zevk alarak bitirir filmi.
(Fim hakkında daha fazla bilgi ve yorum okumak isteyenleri bu noktada IMDB‘deki sayfasına yönlendirmek da bizim boynumuzun borcudur.)
İmdi, gelelim zurnanın zırt dediği noktaya. Malum bunun gibi çığır açan yapıtlar artık pek üretilmiyor. Artık bilimkurgu alanında dahi izlediğimiz filmlerin bir kere en başta gelen özelliği bol patlama ve çatlama içermesi. Böyle arkadan yaklaşıp korkutmalar, birbirlerinin üstüne devrilen gökdelenler, uzay araçları, çarpışan gerektiğinde güreşen araçlar (artık ellerinde ne varsa yani) ekranı doldurmuş gidiyor.
Yani oldukça uzun sayılabilecek bir süredir, bir kaç tane istisna haricinde, bir gürültü hegemonyası altında eziliyor, derdini adam gibi anlatan film bulmayı hayal bile edemiyoruz. Peki ya, 2001: A Space Odyssey de öyle bir film olsaydı, nasıl olurdu sizce?
Yani bu filmi de bugünün anlayışına göre çekseler, saydığım bütün o insan beynine zararlı öğeleri filmin orasına burasına gerekli gereksiz yerleştirseler nasıl bir deneyim yaşardık?
İşte, alttaki teaser videosu tamamen orijinal filmden alınmış görüntülerle, filmi sanki yakında vizyona girmesi planlanan bir “blockbuster”, yani hafif ve yarı-eğlenceli türünden bir bilimkurgu gibi tanıtıyor.
Siz bu tanıtımı bugün izleseniz, yakında gösterime girecek bu filme gider miydiniz sizce?
Arşiv
Yazı kategorileri
Son haftanın popüler yazıları
- Albert Einstein’in beyni 2009 yılında yeniden incelendi ve… (121)
- Kırmızı başlıklı kızın “gerçek” hikayesi (100)
- On dakikalık meditasyon yöntemiyle etkili rahatlama (hem de gerçek!) (91)
- Akıllı ve yetenekli insanlar neden başarısız olurlar? (74)
- Deha (ve dahiler) hakkında bilmediğiniz 10 gerçek.. (59)
- Zeki insanlar seçimlerini nasıl yaparlar? (47)
- İkizlerin hala anlaşılamayan sırları (38)
- Bir zaman makinesi nasıl yapılır? (28)
Rastgele yazılar
- Depresyonun evrimsel kökleri neler olabilir?
- Aspirin'in bilinmeyen tarihi
- Neşeli Beyin'den neşeli olmak için kendine öğütler - [Video]
- Döneceğim, söz!
- On dakikalık meditasyon yöntemiyle etkili rahatlama (hem de gerçek!)
- Yine yılın Nobel zamanları
- Zorunlu açıklama (!)
- Üç dakikada 1000 yıllık Avrupa tarihi [Video]
- Konumumuz budur.
- Beyin ve insan davranışları üzerinde Türk basınından beklenmedik ilgi






